yaşamak mı..

 

            Şimdi, hani şöyle bir dönüp yaşamımıza bakalım ve derin bir nefes aldıktan sonra kendimize çekinmeden soralım, sahi biz yaşıyor muyuz? Yaşıyorsak ne kadar yaşıyoruz; hissederek, özümseyerek, içimize sindirerek yaşamı işte bütün bunlar üzerinden bakalım hayatımıza ve bunları düşündükten sonra tekrar soralım sahi biz yaşıyor muyuz?

            Öyle büyük düşler üzerinden sorgulama yapmadan, istediğimiz yaşamın ne kadar içinde olduğumuzu sorgulayalım mesela? Bakın bayram geldi,iyisiyle kötüsüyle bayramlarda bazı isteklerimiz olur, en basitinden yeni kıyafetler almak isteriz ya da insan bayramda memleketine gitmek ister sonra bayramlık niyetine kurban kesmek ister.Bunları dilediğimiz gibi içimizden geldiği gibi yapabildik mi peki;örneğin gidebildik mi memleketimize,kurbanımızı alabildik mi, hiç olmadı yeni kıyafetler alabildik mi? Bunların hiç birisini yapamadıksa bayramda hiç birisine gücümüz yetmediyse ve bu saydığım isteklerin hiç birisi olmadıysa bizim var olmamızın anlamı ne peki..Ben ben olarak yoksam yaşıyorken benim düşüncelerim,benim düşlerim,isteklerim gerçekleşmiyorsa ömrü hayatımda ben de yaşamış olmuyorum ki zaten…

            Ya peki bütün isteklerini, bütün hayallerini gerçekleştirenler sonra sadece bayram gününe özel değil hatta her gününü bayram gibi yaşayanlar sizce onlar yaşamış mı oluyor? Sizce onların varlığı çok mu etkili yaşamlarında, isteklerinin karşılanıyor olması onları çok mu anlamlı kılıyor şu kişiliksiz dünyamızda..Belki bu sorulara ilk elden evet cevabı verilebilir ama gelin görün ki insanın yaşamında varlığını hissetmesi ,yaşadığına inanması ama gerçekten inanması o kadar kolay değil işte..Çünkü varlık dediğimiz şey sahici bir şey ve insan kendi kendiyle baş başa kaldığında herkesi aldatsa da kendini aldatamıyor yaşadığına dair..

            Neden mi böyle söylüyorum hemen açıklayayım, şundan: Bütün dileklerimizin gerçek olması eğer bizim değerlerimize, inançlarımıza, inandıklarımıza rağmen gerçekleşmişse ve biz bütün bu isteklerimizi kişiliğimizde zerre değer bırakmayacak şekilde gerçekleştirmişsek inanın işte bu da insanın ruhen ölümünün resmi oluyor. İşte biz o andan itibaren yani isteklerimizi gerçekleştirmeye yarayan araçları kişiliğimizden ödün vererek yaşamımıza soktuğumuz andan itibaren ölmeye başlıyoruz..Dirhem dirhem, yavaş yavaş ölüyoruz..

            Peki, insan yaşadığını nasıl hisseder? Nasıl yaşarsa varlığının gerçekliği ile mutlu olur ‘evet ben yaşıyorum bu benim hayatım’cümlesini hangi koşulda kurabilir..Tabi ki böylesi bir soru yani bütün yaşamın ideal özetini isteyen bir sorunun cevabı da kolay olmaz..Ama şu söylenebilir ki insanın varlığı için önce insanın onuru güvence altında olmalı ama her şey rağmen güvence altında olmalı..Sonra insan nasıl mutlu oluyorsa yaşamında,mutluluğu her şeye rağmen nasıl yaşıyorsa o zaman gerçek hayatını yaşıyordur da aynı zamanda..

            Öyleyse yani biz bizden öte,kendimizden öte birisi isek hatta o birisi bile değilsek kimliksiz,kişiliksiz,onursuz,ruhsuz,mutsuz birisi isek ve bu bizle dünyada yaşayan insanların dörtte üçünü oluşturtuyorsak bırakın camlar kırılsın bırakın sokaklar zapt edilsin bırakın dünya yıkılacaksa da yıkılsın..Çünkü yıkım çoktan başlamış zaten… 

Yorum (yok) Yorum yaz!

yorumsuz

Şimdi ben Atatürk’ün Dersim’de yaptıklarını anlatırken Aleviler’e hakaret etmiş mi oluyorum? Biz bundan bahsediyoruz bize faşist diyorlar. Ben faşistsem Dersim isyanını bastıranlar neydi?

 

Yapmasalar mıydı? Ayaklanmaya karşı koymasalar mıydı? Açılım yapıp, müzakere yoluna mı gitselerdi

 

 “Ben Atatürk’ün yaptıklarını savunuyorum. Biz Atatürk’ün yaptıklarına sahip çıkıyoruz. Bütün CHP’liler bunu yapmalı, Atatürk’e ve yaptıklarına sahip çıkmalı”

 

Maalesef bu ülkenin anaları çok ağladı. Tarihimiz boyunca çok şehit verdik. Çanakkale Savaşı’nda 200 bin şehidimiz vardı, hepsinin anası ağladı. Kimse çıkıp ‘bu savaşı bitirelim’ demedi. Kurtuluş Savaşı’nda, Şeyh Sait isyanında, Dersim isyanında, Kıbrıs’ta analar ağlamadı mı? Kimse ‘analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım’ dedi mi? İlk siz diyorsunuz. Çünkü sizin terörle mücadele cesaretiniz yok.’’

 

Sayın Genel Başkan da “Geçmişi kaşımayalım” diyor. O benim ne söylediğimi, maksadımı gayet iyi biliyor. Ancak konuşmamdan dolayı incinenler olabilir diye düşündüm ve özür diledim. Bu ayıp bir şey değil ki! Birtakım insanlar eski hatıralarını yaşayıp üzüldülerse ben de üzülürüm

Dersim isyanı çok kanlı bastırılmadı mı sizce?

Bütün silahlı ayaklanmalarda çok sayıda masum insan öldürülmüştür. Sokaktan geçerken de çöp tenekesinde bomba patlıyor, masum insanlar ölüyor. Silahlı eylemi başlatanları değil de onu bastıranları suçlu sayarsanız tarihi yanlış değerlendirmiş olursunuz.

Yani kurunun yanında yaş da yanar mı diyorsunuz? Dersim’de ölen masum insanların başına gelenleri böyle mi değerlendireceğiz?

Maalesef. Bakın, ben NATO’da da büyükelçilik yaptım. Operasyonlarda “yan hasar” dediğimiz bir durum vardır. Bunun olmaması arzu edilir. Geçmişte bu kadar dikkatli davranabildik mi, bunu tarihçiler söylesin.

Efendim, Dersim’de 90 binden fazla insan öldürüldü. Masum insanlar da vardı aralarında. Tarih, canlı tanıklar böyle anlatıyor. Siz bunları yok mu sayıyorsunuz?
Bunu tarihçilere bırakalım. Dünyada bütün isyanlarda benzer dramlar yaşanmıştır. II. Dünya Savaşı’ndan bu yana iç savaşlar ve isyanlarda ölen insan sayısı 18 milyondan fazladır. Biz sosyal demokrat bir partiyiz. Bir masum insan bile hayatını kaybettiyse Dersim’de, büyük üzüntü duyarız. Benim dediğim, AKP’nin yöntemi, söyledikleri gibi Atatürk’ün yöntemi değildir. Ben mi bastırdım Dersim isyanını? O zaman Atatürk niye böyle davrandı? Celal Bayar Başbakan’dı. Fevzi Çakmak da Genelkurmay Başkanı. Onlar da mı faşistti? Biz kimseyi üzmemek için bildiklerimizi kendimize saklıyoruz. Kimseyi rencide etmemek için tarihi kurcalamıyoruz. Beni Hitler’e benzetmelerini kabul etmiyorum.

NOT: Yukarda ki sözler ONUR ÖYMEN’in dersim olayları ile ilgili yaptığı açıklamalardır.

KAŞIMANIN ANLAMI YOK: Öymen de özür diledi. Aleviler ile CHP’nin arasını açmak istiyorlar. Alevi ve Kürt vatandaşlarımız bu tuzak ve tertiplere düşmemeli. Bütün bunların arkasında ’karargahın’etkisi ne kadardır bilmiyorum. Olay Öymen üzerinden CHP’yi linç kampanyasına dönüştürülmeye çalışılıyor. Aleviler bizim doğal tabanımız. Onları kırmak aklımızdan asla geçmez. Dersim olayı insanlık tarihinin en trajik olayı. Birileri rant elde edecek diye kaşımanın, o insanları daha fazla üzmenin anlamı yok. Sıkışan iktidar yandaşları CHP’ye karşı kampanya yürütüyor. Buna izin vermeyeceğiz.(Deniz Baykal)

 

 

Tayip Erdoğan’ın Dersim olayları ile ilgili açıklamaları:

 

Ne diyorlar; "BIRAKIN ANNELER AĞLASIN"; bunu DEMEK, VİCDANSIZLIKTIR...
"ANNELER TABİİ Kİ AĞLAYACAK" DEMEK, MERHAMETSİZLİKTİR...
ÖLÜMLERİ, KATLİAMLARI, İŞKENCEYİ, MASUM YAVRULARIN MAĞARALARDA BOĞAZLANMASINI ONAYLAMAK, HATTA VE HATTA YÜCELTMEK, SEVGİDEN, ŞEFKATTEN, MERHAMETTEN NASİBİNİ ALMAMAKTIR, ALAMAMAKTIR...


Bırakın, ister Alevi olsun, ister Sünni olsun... Biz hepimiz, Kerbela faciasını dinleyerek, Peygamberin torunlarının nasıl susuzluğa mahkûm edildiklerini, nasıl katledildiklerini, sahranın ortasında nasıl zulme maruz kaldıklarını okuyarak büyüdük...

 

"EVLADI KERBELAYIK... BÎ HATAYIK... AYIPTIR, ZULÜMDÜR, GÜNAHTIR" DİYENLERE YAPILAN KERBELA MUAMELESİNİ, ONAYLAR ŞEKİLDE MECLİS KÜRSÜSÜNE TAŞIMAK, MİLLET SEVGİSİYLE, İNSAN SEVGİSİYLE NASIL BAĞDAŞIR?

 

''Dersim'de olanları savunanları insanlık noktasından nasibini almamış olarak değerlendiriyorum''

 

“Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda analar ağlamadı. Ama Dersim’de Kahramanmaraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Başbağlar’da, Gazi Mahallesi’nde analar ağladı. Murat suyunun kandan kıpkızıl aktığını görenler olmuştur”

Analar ağlasın’ diyenler şimdiden Anadolu’yla bağlarını koparmışlardır. Bugün yangını söndürme günü. Ama onlar yangına suyla değil, benzinle gitmeyi tercih ettiler. ‘Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda, Şeyh Said isyanında, Dersim’de anneler ağlamasın mı diyecektik?’ dediler. Çanakkale’de benim yürekli anam oğlunun başına kına yakarak askere gönderdi. Kurtuluş Savaşı’nda analar ağlamadı. Ama Dersim’de Kahramanmaraş’ta, Çorum’ta, Sivas’ta, Başbağlar’da, Gazi Mahallesi’nde analar ağladı. 30 yıldır benim 81 vilayetimde ağlayan analar var. 

 

Necip Fazıl üstad, Dersim’deki manzarayı şu kelimelerle ifade ediyor; Mazgirt Tersemek Nahiyesi’nin halkı doğranmakta. Merhamet sahiplerinden biri, 1 ile 10 yaş arasında 20 kadar çocuğu alıyor. Bir derenin içine saklamışlar. Vaziyet birden haber alınıyor. Çocukların öldürülmeleri emri veriliyor. Fakat bu emri yerine getirebilecek kimse zuhur etmiyor. En katı yürekliler bile böyle müdafaasız masumlara silah kullanamayacaklarını söylemeye mecbur kalıyorlar. Birkaç tecrübe akamete uğruyor. Nihayet, karanlık suratlı bir adam bulunuyor. Ve bir dere içinde, titreşe titreşe bekleyen 20 masumun işini bitiriyor. Murat suyunun kandan kıpkızıl aktığını görenler olmuştur. Ne o tablonun savunulacak bir tarafı vardır, ne de bugün yaşanan manzaranın. 

Biz, analar ağlamasın dedikçe onlar bunu hafife alıyor, anaların gözyaşlarını, anaların acılarını abartmayın’ diyorlar. ‘Geçmişte analar nasıl ağlamışsa bugün de ağlamaya devam etmelidir’ diyorlar. Çünkü kendi çocukları böyle öldürülmedi, kendi çocukları böyle ölmedi. Gözyaşını gözyaşıyla besliyorlar, kanı kanla yıkıyorlar, öfkeye öfkeyle karşılık veriyorlar. Dünün nesline söyleyecek sözleri yoktu, bugünkü nesle söyleyecek bir sözleri de yok. Bunların yarınki nesillere söyleyecek bir sözleri de olmayacak.

Yorum (yok) Yorum yaz!

baykallı chp'nin dersim sancıları ve siyasetin sınırları..

Bülent Ecevit gibi artık yürüyemez hale gelip ancak o zaman CHP’den ayrılacağı düşünülen Deniz Baykal Dersim Olayları’ile ilgili hükmü koymuş ve şöyle demiş; bu olay CHP’yi linç kampanyasına dönüşmüştür.

Bu olaylar dediği de Dersimde yaşanan insanlık dışı baskı ve katliamların tartışılması.

Efendim neymiş bu konu üzerinden CHP linç edilmek isteniyormuş da, neymiş buna izin vermemek gerekiyormuş da ağzından çıkanı iyi de duyuyor ama Baykal, sözler ağzından çıkarken düşünce sistemine pek uğramıyor anlaşılan.

Uğrasa eğer o sözler, biraz mantık dahilinde olur, biraz akla izana sığar, birazcık aklın getirdiği vicdan kırıntısından nasibini alır ama uğramıyor işte, uğramayınca da ortaya böyle ucube bir mantık çıkıyor.

Sanki tarih diye bir bilim yok, sanki ortada yaşanan bir insanlık trajedisi yok ve sanki insanlar birden bire CHP’ye yüklendiler.

Sanki O sözleri söyleyen zevatın istifasını durduk yere  istediler;hiç böyle bir şey yok Baykal, aksine gösterilen tepkiler az bile..

Çünkü eğer birileri kalkıp bir insanlık ayıbını bir katliamı örnek vererek konuşma cesaretini gösteriyorsa diğer birileri de kalkıp bunun cevabını en esaslı bir şekilde verme hakkını da kendilerinde bulurlar.

Öyle ya ifade edilen rakamlara göre adı geçen katliamda yaklaşık elli bin insan öldürülüyor, köyler boşaltılıyor, insanlar yerlerinde yuvalarından ediliyor, sürgün sarıyor dört bir yanı…

İdam edilenlerin cesetleri yok ediliyor,yakılıyor belki de..

Bakın dersim olaylarının canlı tanığı Alişan Aslan o günleri nasıl anlatıyor: "Hozat tarafında insanları okula toplayıp yaktılar. Köylerde insanları ahırlarda yakıyorlardı..Aslan sözlerinin devamında Seyit Rıza’nın idam edilişi sonrasında yıllarca Seyit Rıza’nın köyüne kimsenin sokulmadığı belirttikten sonra: Halvari'de çayın başında uçurum var. İnsanları canlı canlı oradan attılar. Uçaklar, çoluk çocuk var demeden köylere bomba yağdırıyordu..Diye o günleri anlatıyordu.

Olayların devamında katliamdan kurtulmak için dağa kaçtıklarını anlatan Aslan sonrasını şöyle anlatıyor: Üç ay boyunca dağlarda, yerimizi bulamasınlar diye oradan oraya gezdik. Ateş bile yakamıyorduk. Olaylar yatıştıktan sonra köye döndüğümüzde, taş üstünde taş görmedik. Cesetler dahil her şeyi ateşe vermişlerdi."

Aslan olaylar sonrasında ise sürgünlerin başladığını kendilerinin de İzmir’e sürgün olarak gönderildiklerini ve sürgünde bir köye en fazla iki ailenin

gönderildiğini, bunun nedeninin de sürgündekilerin bile yan yana getirilmek istenmemesi olarak ifade ediyor…

İşte bütün bu insanlık ayıbına karşı özür dilemesi gereken CHP bugün özür dilemek bir yana Dersim olaylarını genel başkan yardımcısı tarafından terörle mücadele yöntemi olarak gösteriyor.

Ve Baykal bu konunun yani Öymen’in açıklamalarının basında geniş yer bulmasından alevi kesimin bu konuya tepki vermesinden sonra yukarda yer verdiğim sözlerini sarf ediyor; basına, siz hala orada mısınız diyor…

Nerede olacaklardı Baykal yanındaki bir numaralı şahıs katliamı kutsarcasına açıklama yapıyor, sende hiçbir şey olmamış gibi hala adamına sahip çıkıyorsun bu insanlık ayıbını örtmek içinde konuyu yine saptırıyorsun..

CHP linç edilmek isteniyormuş..Baykal işte buraya yazıyorum eğer CHP senin başkanlığında hala böyle devam edecekse yoluna,hala halkın gerçeklerinden,işçinin emekçinin gerçeklerinden bi haber olup,militarist-devletçi zihniyetini taşımaya devam edecekse,monşerlerin egemenliğinde olacaksa CHP, bir takım densizleri içinde barındırıp ne konuştuğunu bilmeyenlerin bir partisi olacaksa CHP;evet söylüyorum linç edilmeli CHP..

Çünkü bu ülkenin gerek Alevileri gerek demokratları gerekse de sosyal demokrasiye-sola gönül vermiş bütün bir halkı CHP’nin bu tuzu kuru bu yapay-sığ, alınterinden, emekten yoksun siyasi politikalarından bıktılar, usandılar..

Berbat bir seçim sistemi ve para egemen bir siyasal sistemde sana oy vermek zorunda kalan doğal CHP tabanı sanmayın ki ne Baykal’ı ne de onun monşerlerini beğendiğinden CHP’yi destekliyor..

Ve artık doğru siyasal mücadele adına bir adım bile yol alamayan bu milliyetçi-devletçi militarist CHP kumandanları ya hak etmedikleri o bayrağı bir an önce bırakıp gitmeliler ya da linç edilen CHP’yi sinelerine çekmeliler.

Çünkü bunun ortası yok, bu kadar pervasız,hukuksuz akıldışı bir parti yönetimi ve siyasal mücadele yolu olamaz..

Öte taraftan ‘yandaş’ basın ve onun sahiplerinin bu olay üzerinden CHP’ye yüklenmeleri ya da bu olay vesilesiyle CHP’yi ‘linçe’ tabi tutmaları yine CHP merkez karargâhının o bildik halktan uzak politikaların neticesinde ortaya çıkmıştır.

Bakın şimdi;

Eğer CHP dersim tartışmalarında hakka ve vicdanlara hitap eden bir duruş sergileseydi, en azından Onur Öymen’in bu noktada başkan yardımcılığından istifasını isteselerdi Baykal’ın ifade ettiği sözüm ona ‘linç’olmayacaktı.

Ama yok,militarist-askeri jargon soslu sözler dururken, neden Baykal halktan-emekten-mazlumdan yana bir söylem sergilesin değil mi?.

Zaten halk muhalefeti devam ederse onu durdurmak için bahane hazır yok yandaş medya yok bilmem ne CHP düşmanları. Yok Akparti…

Anlayacağınız kuru laf, asıl konuşulması gerekenlerde böylece gözden düşürülecek…

Şimdi bir sözümde Kemal Kılıçdaroğlu’na…

Sevgili Kılıçdaroğlu sende yaptığın son açıklamada ha babam AKP ve DTP’ ye yüklenmişsin..

Yandan basının işleri bunlar demişsin..

CHP’liler oyuna gelmesin, kanmasın bunlara demişsin.

Kemal kılıçdaroğlu burada dur işte: Sen değil miydin daha iki gün önce Onur Öymen gereğini yapmak zorundadır diyen…

Sen değil miydin kanayan yara açılmıştır diyen…

Sen değil miydin Dersim coğrafyasında yaşanan olay insanlık dramıdır diyen..

Ne oldu iki sonra…

Tamam eyvallah yandaş basın yükleniyor,AKP bu olayı fırsat bilip CHP’ye yükleniyor belki ama..

Bu siyasetin bir cilvesi..

Belki AKP’nin yerinde CHP olsa o da aynı şeyleri yapardı siyasi rakibine karşı..

Ama unutma Kılıçdaroğlu senin ifadelerinle ortada bir dram var,trajedi var,katliam var..

Bu acılar öyle siyasete alet edilip yok sayılamaz, göz ardı edilemez…

Siyasi hesaplar uğruna bu acıların gerçekliği gözden düşürülemez..

Bu her şeyden önce bir Dersimli olarak, ailesi Dersimden sürülen biri olarak sana yakışmaz ayrıca sana da düşmez…

Yapma Kılıçdaroğlu unutma hayatta bazı değerler ve bazı gerçeklikler vardır ki bırak siyaseti insan canı pahasına bunları savunur..

Ve tarihe de bu değerleri  savunanlar kahraman olarak,yiğit ve onurlu insanlar olarak geçer..

Ki seninde bilmen gereken bir şey var ki tarih insanı böyle anıyor,böyle hatırlıyor,böyle değer veriyor..

Ve seni bugüne kadar böyle tutanda halkın ilgisine ve beğenisine mazhar olmanı sağlayanda

gösterdiğin dürüst ve halkçı tavırlardı..

Ve şimdi de bundan sonrada halk hep mazlum olanın yanında olanı,alın terinin yanında olanı,mağdurun-ezilenin yanında olanı tutacaktır..

Yoksa monşerlerin, askeri ya da sivil faşistlerin,soyluların yanında olanı değil..

Yorum (yok) Yorum yaz!

onur öymen istifa etmelidir...

Tarihin yüz karası olaylarının, utanç verici dönemlerinin örnek alınması gereken dönemler gibi sunulmaması için, ONUR ÖYMEN istifa etmelidir.
Yaşanılan herhangi bir sorun karşısında ilk elden silaha sarılmamak için, zorbaca ölümlerden bahsetmemek için ONUR ÖYMEN istifa etmelidir.
Yaşanılan bir iç sorunu sanki bir karşı düşman kuvveti gibi sunduğu için, ülkemizin işgali ile dersim olaylarını bir tuttuğu için ONUR ÖYMEN istifa etmelidir.
Her şeye ama her şeye rağmen ‘Analar Ağlasın, Ağlayacaksa da’ dediği için ONUR ÖYMEN istifa etmelidir.
Kendi bürokratik, devletçi-milliyetçi, elitist koltuğundan savaş fermaları çıkarmaması için ONUR ÖYMEN istifa etmelidir.
Muhalefet etmedeki beceriksizliğini örtmek için bir halkın ölümünü meşru gösterdiği için ONUR ÖYMEN istifa etmelidir.
Bütün eksikliklerine ve hatalarına karşın ilkelerinin bir tanesinde HALKÇILIK olduğu için ONUR ÖYMEN, partisinden istifa etmelidir.
Katliamı örnek gösteren açıklamalarından sonra verdiği demeçlerde özrü kabahatinden büyük suçlar işlediği için ONUR ÖYMEN istifa etmelidir.
Oturduğu yerden tarihi hüküm vermek gibi bir gaflet içinde bulunduğundan, tarih boyunca zulüm gören bir halkı yine zalimce sözleri ile yaraladığından ONUR ÖYMEN istifa etmelidir.
Hangi parti içinde olursa olsun o partinin ‘insan duruşuna’uymadığından ONUR ÖYMEN istifa etmelidir.
Dersim katliamı sırasında binlerle ifade edilen ölümler ve sürgünlerin acısını yeniden yaşattığı için tarih önünde o katliamı yeniden işlediği için ONUR ÖYMEN istifa etmelidir.
Seyit Rıza ve yoldaşlarının mezarı bile bilinmiyorken bu çağda, ONUR ÖYMEN öyle uluorta hem de genel başkan yardımcısı sıfatı ile katliamı meşrulaştırdığı için istifa etmelidir.
Mensubu olduğu partisinin doğal seçim tabanı olan alevi halkının kendisini o partide görmek istemediği için ONUR ÖYMEN istifa etmelidir.
Dersim katliamında insanların üzerine gaz sıkılırken, fareler gibi mağaralara sokulup öldürülürken, adeta insanlar toplu kıyıma tutulup kesilirken bu zevat hem de bir parti çatısı altında bu katliamı övercesine konuştuğu için partisinden derhal istifa etmelidir.
İstifa etmelidir çünkü istifa etmezse eğer kendisinin o militarist, işkenceci zihniyeti bütün partiyi bağlayacaktır. Bütün bir parti bu utancı beraber yaşamak zorunda kalacaktır.
İstifa etmelidir çünkü ettiği sözler kendisini bağlıyorsa eğer parti kimliği taşımadan bu zehir kusan sözlerini dile getirmelidir.
Son sözde partisine; eğer ONUR ÖYMEN istifa etmiyorsa bu utanca ortak olmamak için, bu katliamcı zihniyetle aynı kimliği taşımamak için bu zevat CHP’den ihraç edilmelidir.
Yüz binlerce alevinin de mensubu olduğu CHP’de bu zevatla mazlumları, emekçileri hakkın ve doğruluğun izini bu partide arayanları, aynı çatı altında aynı fotoğrafta göstermemek için adı geçen zevat partiden ihraç edilmedir.
Öyle genel başkan yardımcısı gibi şöhretli sıfatlarında densizce kullanıldığında nasıl alaşağı edilebileceğini göstermek için, bu sıfatların saltanatını yıkmak için ONUR ÖYMEN derhal ve zaman geçirmeden ihraç edilmelidir.  

Yorum (yok) Yorum yaz!

gündemin gösterdikleri

Gündem ışık hızıyla değişirken ve bu değişimde aslında bir durum ya da olgunun farklı biçimlerde karşımıza çıkması olarak bize yansırken oturup düşünmek lazım, aslında olan biten ne?

Öncelikle malum davada olan bitenler ve bu davanın ana aktörlerinden biri olan silahlı kuvvetlerin durumu önemli. Öyle ki silahlı kuvvetler bu dava ekseninde nereye oturuyor, malum dava ile yapılmak istenen ne bunların cevabını bulmamız lazım. Çünkü bu sorular şu an basının bize yansıttığı en önemli gündem konuları.

Lafı çok uzatmadan bu soruların cevaplarını vermek gerekirse malum davada yapılmak istenen hükümet ekseninde bir zihinsel değişim ve dönüşümdür. Bu değişimin yönünü de pek tabiî ki iktidarın ideolojik dünyası belirliyor. Onun içinde iktidar kendine benzeyen, kendi gibi düşünen bir yargı, bir ordu, bir eğitim sistemi oluşturmaya çalışıyor. Yargıda olup bitenlere baksanıza inanılacak gibi değil ama malum davanın başsavcısı bile davada şüpheli gibi değerlendiriliyor. Anlaşılan malum başsavcı kontenjandan seçilen biri değil, onun için gözetim altında tutmuşlar. Her neyse şu an için ortalığı kasıp kavuran sürecin arkasında bu hedef var.

Gelelim silahlı kuvvetlere, işte burası önemli yani iktidarın hedefi doğrultusunda bir silahlı kuvvetler oluşturulması o kadar kolay bir iş değil. Bunun iki sebebi var birincisi silahlı kuvvetlerin hiyerarşik yapısı ve sistematik düzeni bir çırpıda değişebilecek bir esneklikte değil. İkincisi ise, ki önemli olan burası, silahlı kuvvetlere hakim olan paradigma iktidarla uzlaşabilecek yapıda değildir. En azından şimdilik bu böyledir. Yani generaller ve üst düzey komuta kademesi isteseler de iktidara uygun bir silahlı kuvvetler yapılanmasını şu an için oluşturamazlar. Dediğim gibi silahlı kuvvetler ideolojisine ve hakim paradigmasına aykırı bir durumdur bu. Dolayısıyla silahlı kuvvetlerin sıkıntısı diğer yapı ve kurumlara göre çok daha zordur. Öyle ki son olarak basına yansıyan ‘Bilgi Destek Planı’nda bu ortaya çıkmıştır. Bu planda silahlı kuvvetlerin, iktidarın oluşturduğu ‘Yeni Türkiye’konseptinde nereye oturabileceği tartışılması yapılmıştır. Ki bu durum bile silahlı kuvvetlerin ne kadar hazin bir noktada olduğunu gözler önüne sermiştir. Seksen küsur yılık bir kurum bir anda zihinsel bir dönüşümü nasıl yapacaktır ayrıca bu dönüşümün yönü hakim silahlı kuvvetler ideolojisi ile taban tabana zıt iken.

            Yazının başında da ifade ettiğim gibi ‘İşçi Partisi’ile bu kadar uğraşılması da, malum davanın ‘Dallas’dizisine dönen entrikaları da, Albay Dursun Çiçek nezdinde ki silahlı kuvvetlerin durumu da, Yargıda olan biten gelişmeler, telefon dinlemeleri de hakim gündemin farklı biçimlerde karşımıza çıkan durumundan başka bir şey değildir. Resmin bütünlüğü bize bunu göstermektedir. Sancılı bir değişim ve dönüşüm ile karşı karşıya bulunmaktayız anlayacağınız. Şüphesiz bu değişim ve dönüşüm farklı yerlerde ve farklı zamanlarda yer yer karşımıza çıkıp gündemimizin merkezine oturacaktır. Burada önemli olan ise bütün bu ‘flaş’gelişmelerin arkasında ki esas mesele ve yeni Türkiye gerçeğidir. Son olarak şunu ifade etmekte fayda var ki bu yeni Türkiye paradigmasında cemaatin durumu da oldukça önemlidir. Çünkü cemaat yeni Türkiye’nin oluşturulma sürecinde epeyi aktif bir rol üstlenmiştir. Bakalım kurulması istenen yeni düzende cemaat kendine hangi yeri istemektedir.

Yorum (yok) Yorum yaz!

İnsanlık Ayıbı ve Onur Öymen Vakası

                                                  İnsanlık ayıbının, insanlık utancının sadece baskı, katliam ve işkence ile yapılmadığını bütün bu zorbalıklara alkış tutanlarında, destek verenlerinde o ayıba imza attıklarını bir kez daha hem de kendine sosyal demokrat diyen bir politikacıda gördük.

Evet, sözün en yalın haliyle Onur Öymen ‘Dersim Olaylarıyla’ilgili sözlerinden dolayı bir insanlık ayıbına imza atmıştır ve tarihe kendisi bu sıfatla geçecektir.

Çünkü Onur Öymen Dersim olaylarını bilmeyecek kadar saf birisi değildir ve bu sözleri de bilerek ve isteyerek söylemiştir.

Yani söylediklerine inanmıştır, söylediklerinin arkasındadır.

Yani Öymen, Dersim’de yaşananları ‘Terörist’bir hareketin sonrasında olayların bastırılması ve bu baskınında gayet tabi,gayet doğal bir sonucu olarak görmektedir.

Ve dolayısıyla orada söz konusu olan ‘isyan’da katledilenler, sürgün edilenler,yersiz yurtsuz bırakılanlar bu muameleyi hak etmişlerdir ve onlar teröristtir.

Ve işte o teröristlere ne uygulandıysa bugünde kürt sorunu için aynı şey uygulanmalıdır...

Yani analar ağlamaya devam etmelidir..Kürt sorunu silahlarla çözülmelidir.. Baksanıza Öymen ne diyor: Analar ağlamasın. Biz şu Yunanlılarla anlaşalım.” dedi mi? Şeyh Sait isyanında analar ağlamadı mı? Dersim isyanında analar ağlamadı mı? Kıbrıs’ta analar ağlamadı mı? Bir tek kişi Türkiye’de çıkıp da “Analar ağlamasın diye, bu mücadeleyi durduralım.” dedi mi? Dünyada diyen var mı? Amerika’da bir saat içinde 3 bin kişiyi öldürdü teröristler. Bir Amerikalı devlet adamı çıkıp da “Aman, analar ağlamasın. Şu teröristlerle bir uzlaşalım.” dedi mi? İlk siz diyorsunuz. Niçin? Çünkü, terörle mücadele cesaretiniz yok. Sizden önceki bütün hükûmetlerin gösterdiği cesareti siz gösteremiyorsunuz.

Evet, Öymen aynen böyle söylüyor…

Ne güzel değil mi eğer birileri öldürüldüyse,birileri zulme maruz bırakıldıysa olan isyanın bastırılması,asilerin susturulmasıdır değil mi?

E o halde CHP parti olarak neden 12 Eylül darbesine karşı çıkıyor..

Darbecilerin yargılanmasını istiyor; darbe de sözüm ona bir isyan,bir anarşi ortamına son verilmedi mi?

Sokaktaki ‘başıbozukluk’ve ‘terörist’ faaliyetler böylelikle önlenmedi mi?.

Ama bakın CHP bu konuda öyle düşünmüyor aksine darbecilerin yargılanmasını,suçluların cezalandırılmasını istiyor..

Demek ki Öymen’in dediği gibi değilmiş; yani illa da her zaman işkence gören,öldürülen,baskı ve zulme maruz kalan suçlu değilmiş..

Ve demek ki Öymen’in mantığı ‘dikta’, ‘faşist,’ ‘zorba’ bir mantıktan öteye gitmiyormuş burada..

Vay efendim neymiş o dönemde yapılanların sorumluları neden öyle yapmış..

Allah aşkına böyle bir mantık olur mu?.

Öyle yapmışlarsa yanlış yapmışlar, kusur işlemişler,bir insanlık ayıbına da onlar imza atmışlar..

Kaldı ki idariciler,devlet yöneticileri,siyasetçiler yanlış yapmaz diye bir şey yok…

Bal gibide yaparlar..

Bakın Hitler’e,Bakın Mussoloni’ye,Bakın Bush’a dönemlerin en büyük katillerindendirler bu zevatlar…

Demek ki siyasetçiler de kimi zaman cellat olarak çıkmışlar karşımıza…

Sonra Öymen dediklerine o kadar inanmış ki ha bire savunuyor sözlerini..

Ne diyelim savunsun ama orta yerde duran bir insanlık var, bir vicdan var, bir doğruluk var…

Yani demem o ki insanlığına saygısı varsa Öymen’in biraz; azıcık düşünsün azıcık vicdanını sorgulasın…

Dersim katliamında asılarak katledilen Seyit Rıza bu katliamı yapanlara söylenecek sözü daha o zaman söylemiştir aslında..

Halk önderi: ‘“Evlâd-ı Kerbelâ’yık; Bî-Hatayık; Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir.” demiştir..

 

Kerbela çocuklarıyız,Hatasızız,masumuz,ayıptır,zulümdür,cinayettir yaptığınız demiştir Seyit Rıza…

Seyit Rıza önderin sözleri ile dersek; Ayıptır Öymen, Sözlerin zalimcedir,cinayete alkış tutmaktasındır...Bunuda böyle bilesin..

Yorum (yok) Yorum yaz!

TSK ve 12 Eylül

                        12 eylül darbesinin yaptıklarını göstermek için ikide bir rakamlara sarılıp işte şu kadar insanı astılar, şu kadar insanı işkenceden geçirdiler, dernek ve sendikaları kapattılar, yetmedi partilerin kapısına da kilit vurdular, bütün demokratik hakları bile gasp ettiler,insanlara işkence ettiler ve dahası göz altılar, faili meçhuller,sürgünler işte bunların hepsi 12 eylülde oldu demeye gerek yok. Gerçek bu çünkü ve bu gerçek sayılarla, tanıklarla, belgelerle sabit bir gerçek. O halde 12 Eylül’ü de onun savunmasını da yapmaya yanaşmamak lazım değil mi en asgari insan mantığından..

            Ama bizim Ordumuz her nedense ikide bir 12 Eylül’ü ve onun paşasının savunmaktan, ona sahip çıkmaktan geri durmuyor nedense. Nedendir bilmiyorum 12 Eylül’ü eleştirince kendilerine bir saldırı mı geldi sanıyorlar, darbenin eleştirisi ile TSK’nin yıpratıldığını mı düşünüyorlar bilmiyorum ama generallerin bu kötü huyunun ikide bir ortaya çıkması hiç hoş değil. Hoş değil çünkü ortada bir insanlık ayıbı var, ortada bir katliam ve işkencelerle dolu bir geçmiş var onun için nerden bakarsanız bakın bu darbe ve bu darbeyi yapan hiçbir kimse savunulamaz, sahip çıkılamaz.

            Ama gelin görün ki TSK her nedense böyle yapmıyor. Hatırlayın önce bu darbenin paşazadesini hastanede ziyaret ettiler sanki çok makbul bir insanmış gibi. Hayır, bu kurumsal duyarlılık denilen şey hak edene yapılmaz mı, yoksa oh ne ala adam assın kessin ondan sonra da 'paşalar' gibi ağırlanmaya devam etsin. İşte bu sebeple TSK’nin yaptığı doğru değil her ne sebep ve gerekçeyle olursa olsun doğru değil. Ha eğer denilmek istenen biz 12 Eylül’e sahip çıkıyoruz mesajıysa işte o zaman durum değişir, o duruma karşı söylenecek söz de…

            İşte ben TSK’nin komuta kademesinin, darbe paşasını ziyareti üzerine ne zamandır böyle düşünürken ve canım fena halde bu konu üzerine sıkılmışken TSK bir de 12 Eylül’ü anlatan 'Bu kalp seni unutur mu'adlı  diziye karşı hem de basın brifingi ile karşı çıkmasın mı, o diziyi eleştirmesin mi? İşte o an sözün bittiği yer burası dedim. Bu kadarda olmaz dedim. Dizide 12 Eylül karanlığının işkenceleri, insanlık dışı uygulamaları, insanın izlerken bile görmeye tahammül edemediği sahneleri benim aklımın almadığı bir şekilde TSK tarafından eleştirildi. Ve kendi kendime şunu düşündüm o an: Bu ordu kimin ordusu milletin ordusu değil mi bu ordu,halkın ordusu değil mi bu ordu?Eğer öyleyse halkına onca cefa çektiren,halkına hayatı zehreden,insanlık dışı her şeyi halkına reva gören bir ordu konseptini ve o konseptin başındakileri nasıl savunur bu ordu. Bu ordu kendi varlığını yasal dayanak olarak Türkiye halkının savunusu ve can güvenliği olarak alıyorsa nasıl olurda o halkın canına kast edenleri savunabilir? Onlar hiç okumadılar mı ki darbe sonrası ABD yetkililerinin ‘bizim çocuklar işi bitirdiler’ deyişini. Ben okudum ve okuduktan sonra ABD’nin bu çocuklarına bir kez daha ve zerre kadar hak vermedim. Şimdi TSK’nin komuta kademesine sormak lazım; emri bile dışarıdan gelen en azından bu yönde kuvvetli biçimde iddialar olan ve kendi halkına ‘katliam’ yapan bir süreci nasıl sahipleniyorsunuz ve ne hakla bu insanlık ayıbının gözler önüne serilmesine karşı çıkıyorsunuz…

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

ateş yürekli çocuklar

O ateş yürekli çocuklar geride mi kaldı sanırsın,

Geride mi kaldı öfke, inanç, direnç,

Sonra sevdalar, sonra aşklar

Yok, öyle kolay değil, yani bildiğin gibi değil, hani demem o ki

Küllerinden doğuruyor ateş yürekli çocuklar yitirilenleri..

 

Gör bak her yan umut her yan, yangını bekleyen bir kıvılcım;

Zordur tabi dövüşmek düşman namussuzsa, düşman kahpeyse,

Zordur tabi, kuşatılmışsa hücrelerin,yüreğin,

Biliriz yılgınlık vardır her yanda her taraf yorulmuş gözlerle doludur,

Kolay değildir onca yangının içinden çıkmak onca zorbalığa göğüs germek,

İşte onun içindir sessizlik onun içindir bekleme onun içindir köşelere çekilme..

Yoksa bir alev topudur insanlık,

Bir kibrit çöpüyle tutuşmaya hazır bir alev topu…

 

Geride değil bırakılanlar yoksa,

Çünkü ne geride kaldı bir dilim ekmeğin hesabını yapanlar,

Ne de bir dilim ekmeğe insanları muhtaç edenler,

İşte onun için kavga hala en keskin yerinde,

Bıçaklar hala bileylenmekte,kınında hala kılıçlar,

Ve ateş yürekli çocuklar hala ölümle hesabını yapıyorlar yaşamanın..

 

Ölü toprağı serpilmiş gibidir ortalık,

Topraklar çoraklaşmış,

Kır çiçekleri sökülmüş gibidir kökünden,

Oysa toprak daha derinlere kök salmaktadır aslında,

Hazırlamaktadır kendini doğan güneşe, kara, fırtınaya, borana,

Dosta da düşmana da hazırlamaktadır kendini toprak,

Onun içindir zaman alması filizlerin yeşermesinin,

Onun içindir zaman alması buğdayın başak açmasının,

Vakti zamanı geldiğinde sarmaşık olup yeryüzü sarılacaktır çünkü

Sarmaşık olup dünya kuşatılacaktır her yerinden..

 

Gün haydudun, zorbanın, para artığı hükümdarın,bir avuç tefeci,din bezirganınındır, evet,

Evet devran onlar adına dönmektedir şimdi,

Evet, yandaşı, yanaşması, soytarısı boldur onların,

Dört bir yanda gözetlemecileri vardır,

Korku salmışlardır ortalığa,

Çünkü polisleri vardır onların askerleri vardır, kanunları, yasaları, vardır,

Öyle güvenirler ki kendilerine,

Kara çalarlar, kumpas kurarlar,

Kapana sıkıştırırlar adeta ses çıkaranı,

Tabir caizidir evet, boynunu keserler, uzayan nefeslerin.

Ama işte dünya bu,

Dönüp duruyor meret,

Yani yerinde durmuyor,

Hesap edilmeyende bu işte,

Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner derler ya,

İşte ateş yürekli çocuklar günün dönmesini bekliyorlar,

Hele bir gün dönsün de siz o zaman görün yangın nasıl sarıyor ortalığı,

Ateş hak ettiği yüreğe girsin de bir görün,

Ateşiyle yakıp yıkanları……

Yorum (1) Yorum yaz!

biri ihbar mektubuda diğeri aşk mektubu mu

    Ahlaktan,onurdan, haktan,hukuktan bi haber biat medyası bir subay tarafından gönderildiği iddia edilen ihbar mektubunu anında manşetlerine taşıdılar, anında başlıklar sardı ortalığı,kalemler anında siper edildi ve ateş başladı..

Ortalık değme demokratlarla doldu;sözüm ona bunlar, insan haklarından,özgürlüklerden,demokrasiden yanalar ya ihbar mektubunda yazılanlara ateş püskürdüler hemen..

Bir nutuklar bir nutuklar görmeyin,sanırsınız efendiler hayatlarını demokrasiye ve özgürlüklere adamışlar..

Şimdi mesele pek tabiî ki mektubun içeriği ve o içeriğe karşı söylenenler değil,mesele bu biat ordusu gazeteci askerlerin yarattığı manipülasyon..

Bu biat ordusunun gazeteci cephesi öyle bir hava estiriyorlar ki sanırsınız efendiler hakikaten de demokrasi ve haklar için böyle yapıyorlar..

Şimdi bu efendilere sormak lazım neden şimdiye kadar sizin o meşhur kalemleriniz AKP’lilerin yaptıkları yolsuzluklara dair tek bir satır yazamadı..

Neden Şaban Dişli’ler, Dir Mengir Mehmet Fırat’lar, Ali Dibo’lar sizin o iman dolu hak yüreklerinizde bir sızı yaratmadı..

Hani siz haktan, hukuktan yanaydınız hani siz milletin yanındaydınız; milletin hakkını ‘sizinkiler’ çalınca bir şey olmuyor mu beyler; sizinkiler millet iradesine ipotek koyunca neden sesiniz çıkmıyor da ihbar mektubuna karşı aslan kesiliyorsunuz..

Her ikisine karşı ses çıkarında bizde alkışlayalım sizi, yoksa ucuz kahramanlığa soyunmayın,halkı kandırmayın..

AKP’li Akfırat belediyesi ve belediyenin yaptığı suçlarla ilgili haberler ayyuka çıkacak vaziyetteydi,o vaziyetten kim bilir, hangi bağlantılar hangi karanlık ilişkiler çıkabilirdi;ne oldu dedektif ruhunuz suya mı düştü burada..

Neden burada da o araştırmacı gazetecilik maharetinizi,coşkunuzu kullanmadınız..

Sonra Deniz Feneri davası ile ilgili tek bir kalem oynatmadınız oysa ortada ne büyük iddialar, ne büyük haberler ne büyük olaylar vardı..Deniz Feneri neden size cazip gelmedi,neden bir haber değeri görmediniz bu olayla ilgili..

Ha bire belge yayınlayıp duruyorsunuz ha bire yazıp çizip duruyorsunuz ama alenen suç işlediğinizi,alenen,karanlık ilişkiler içinde olduğunuzu görmüyor musunuz efendiler..

En basit hukuk kuralıdır ki bir soruşturma gizli yürür oysa siz bırakın gizliliği nerdeyse savcılarla ortak çalışıyorsunuz..

Savcılığa ulaştığı söylenen belgeler bir bakıyoruz ki bir den sizin elinize geçmiş;bu değirmenin suyu nerden geliyor böyle;kim veriyor size bu belgeleri,kim servis ediyor o gizli olması gereken dosyaları..

Neden bunlar üzerine bir çift kalem oynatmıyorsunuz hani siz hukuktan, yasalardan yanasınız ya neden bu hukuk dışılığı bu suç olan haberciliği yazmıyorsunuz…

Daha da vahimi efendiler Başbakan Erdoğan ile İş adamı Remzi Gür arasında geçtiği iddia edilen telefon konuşmaları yayınlandı bir TV kanalında..

Konuşmada Erdoğan Remzi Gür’den kızı için 20-25 ’ gönderilmesini istiyor..

O da ‘tabi efendim,siz merak etmeyin efendim,müsterih olun efendim’mealinden cevaplar veriyor..

Şimdi bu görüşme bu konuşma sizin için zerre kadar bile de mi haber değeri taşımıyor ki gazetede bunun haberini vermiyorsunuz..

Başbakan bir işadamından kızları için para gönderilmesini istiyor üstelik bu işadamı CHP milletvekiline rüşvet teklif edilmekten yargılanmış suçu sabit görülmüş ve ceza almış bir işadamı..

Üstelik bu işadamı daha geçenlerde Halis Toprak’ın köşkünü yok parasına TMSF’den almışken,yani ortalıkta ‘işadamına kıyak geçildiği’iddiaları hala canlı iken..

Ve böyle bir isim ile Başbakan’ın arasında  ‘talimat üzerinden’para istekleri konuşuluyor iken; en azından iddia böyle iken,

İnsan iki çift laf etmez mi buna dair,insan iki satır haber ayırmaz mı bu olaya dair..

Bahsi geçen konuşmanın araştırılmasına ,konuyu incelemeye dair tek bir söz edilmez mi?.

Ergenekon iddianamesinde insanların günlük konuşmalarını bile gazetelere taşımıştınız,ortada Başbakanla ilgili çok ciddi bir durum var neden bunu da yazmıyorsunuz..

En son ‘ihbar mektubuna’mal bulmuş mağribi gibi çullandınız,sığ yüzeysel tamamen propaganda içerikli yazılarınız ile mektubu göklere çıkardınız,ihbar mektubu dediniz..

Ee Başbakanla Gür arasında geçen konuşma ne peki,aşk üzerinde mi konuşuyorlar,doğa olayları üzerine mi konuşuyorlar neden bu durumun etik,hukuki ve ahlaki yanını sorgulamıyorsunuz..

Bırakalım her şeyi neden bu konuşmanın arka planında yatan gerçeklikleri araştırmıyorsunuz…

Başbakan hangi samimiyet, hangi ilişkiler ağı ile bir işadamıyla parasal konularda konuşur neden merak etmiyorsunuz…

Postadan gelene ihbar mektubu muamelesi, diğerine aşk mektubu muamelesi..

Oh ne ala demokratlık,ne ala özgürlük savaşçılığı..

Sizin yaptığınız biat gazeteciliğinden,sizin yaptığınız iktidar,cemaat gazeteciliğinden başka bir şey değil efendiler..

Onun için boşuna özgürlük naraları atıp durmayın gerçek niyetinizi ve çıkar ilişkilerinizi bilen biliyor..

Onun için darbe karşıtlığı maskesine bürünerek yaptıklarınızın görülmediğini düşünmeyin,

Her şey ortada ve net..

Ha sonra darbe karşıtıysanız darbenin ağababası Çankaya Köşkü’nde ağırlanırken nerdeydiniz..

Darbenin ağababası başbakanla yan yana iken nerdeydiniz..

Yüzlerce insanın canına kıyan,milyonlarcasının hayatını alt üst eden,yakan yıkan adama neden ses çıkarmadınız..

Neden darbecilerin yargılanmasını engelleyen maddenin kaldırılması isteğini manşetlere taşımadınız..

Neden, çünkü sizin biat ettiğiniz sizin ‘kulluk’ ettiğiniz iktidar darbenin ağababasına ses çıkarmadı da,darbenin ağababasını aslanlar gibi köşklerde ağırladı da ondan..

İşte sizin her şeyiniz böyle başbakanın konuşması geçer suspus, sanki ortalıkta hiçbir şey yok gibi, iktidar partisine muhalif iki ses çıkar ortalık allak bullak,manşetler birbirini kovalar..

Onun için çırpınmayın, yüzünüze sürdüğünüz o kirli maskeler başkalarına fırsat kalmadan yine sizin tarafınızdan düşürülüyor,yormayın kendinizi boşuna..

Onun için vuracaksanız doğru yerden vurun, hedefinizi baktığınız yerden doğru seçin…

Yoksa şaşı gözlerle seçtiğiniz hedef dönüp dolaşıp sizi vuracaktır eninde sonunda…

Yorum (yok) Yorum yaz!

Davalar, Olaylar, Haberler, Olgular

                      ‘AKP ve Fethullah Gülen’i Bitirme Planı’ diğer bir adıyla 'İrtica ile Mücadele Planı' gelen bir ihbar mektubu ile yeniden  tartışmaların odağı haline geldi. Fakat tartışmaların  sadece ‘belgenin gerçekliği 'üzerine kilitlenmesi ister istemez belegenin arka planın gözlerden kaçırdı. Pek tabi ki ‘belge’diye ifade ettiğim planın  adı geçen kesimlere karşı hazırlanması çok ciddi bir durum ama bu ciddi durum resmin bütünündeki ciddiyeti ortadan kaldırmıyor. Yani resmin diğer parçaları da bir o kadar ciddi ve o parçalar üzerinde de durmak lazım..

            İşte o parçalara eğilmek için buzdağının sadece görünen yüzü ile değil o dağın arkası ile de ilgilenmek lazım. Örneğin ‘meşhur’planın varlığı bir gerçeklik, evet bir olgu ama aynı anda ‘haberin’bütününde o planın nasıl en ince ayrıntılarına kadar savcılığa sızdırıldığı, savcılıktan basına servis edildiği, habere konu olan Fethullah Gülen cemaatinin ekonomik ve bürokratik gücünün yadsınamaz bir gerçeklik olduğu; planın bugüne kadar ‘ihbar’edilmemesinin gerçek nedenleri de haberin diğer parçaları. Eğer bu parçalar yok sayılıp sadece bakılan pencereden kendine göre en ağır ‘olguyu’ çıkarırsak, bu olgu üzerinden haberi verme yoluna gidersek aslında o haberin ve habere konu olan gerçekliklerinden içini boşaltmış oluruz…

            Şu bir gerçek ki gerek AKP olsun gerek ‘Cemaat’olsun varlığı ve yaşama bakış açısı ile TSK arasında bir doku uyuşmazlığı var. TSK’nın beslendiği kaynaklar, taşıdığı değerler, sahip çıktığı siyasi görüşler ile Cemaat ve AKP’nin görüşleri, düşünceleri farklı ve bu farklılık bugünden ortaya çıkan bir durum değil. Öyle ki sadece ‘Cemaat’ adına TSK’ da düzenlenmiş ‘dini örgütler ve cemaatler’ isimli benim okuduğum iki rapor var. Yani TSK’nın cemaatten hoşlanmadığını bilmek için alim olmaya ya da böyle bir planın mevcudiyetine gerek yok öte taraftan iktidar partisinin öncülleri olan partilerle TSK’nın ilişkilerin nasıl olduğu da aşikar bir durum. Yani demek istediğim biz iddia edilen plandan haberdar olsakta olmasak da adı geçen kurumlar arasında bir sorunun bir uyum sorunun olduğu bir gerçek ve bence de üzerinde asıl durulması gereken bu. Yani şöyle ki neden TSK ile Cemaat böyle bir çatışma içerisinde Cemaatin varlığı neden tehlike arz etmekte, AKP’nin aynı şekilde bu sorunun neresinde duruyor? İşte resmin parçalarında bu -biraz önce ifade etmeye çalıştığım- ‘olgularda’ var ve bu olguların bütünlüğü resmi gerçekçi kılıyor yoksa tek başına öne çıkarılan ağırlık olgu değil..

            Diğer taraftan hemen şunu ifade edeyim ki TSK’nin böyle kendine göre tehditler ve yok edilmesi gerekenler planları hazırlaması ne demokrasi adına kabul edilebilir ne de bu TSK’nın görevi olmalıdır. Fakat burada da önemli bir çelişki var ki TSK iç hizmet kanununa göre ordunun böyle bir görevi var. Yani TSK bu kanuna göre sadece yurt dışı değil yurt içi tehditlere karşıda ülkesini savunmakla mükellef bir kurumdur. İşte bu kanundan yola çıkılarak da sanırım TSK böyle planlar hazırlamayı kendine bir görev arz ediyor. Burada yapılan yanlışlığın önüne geçmek için bir bütün olarak TSK’nın görev alanı ve faaliyetlerin belirlenmesi aynı zamanda bu belirlenimin sonrasında bu görevi ‘layıkıyla’yerine getirecek unsurların ortaya konması gerekir.  

            Örneğin bu unsurlardan birisi olan ‘polis’in gerek halk nezdinde gerekse de kamuoyu nezdinde ne derecede kabul görebileceğini bir düşünün. Adı ‘Cemaatle’ birlikte anılır hale gelen bir kuruma sizce insanlar güven duyabilirler mi ve yine sizce bu durumda ihbar edilen plan kadar önemli ve sarsıcı değil mi?

Yorum (yok) Yorum yaz!

Online Sayac