sensizlik

her yerde değilsen, hiçbir yerdemisin,

yüreğim kaç gündür çırpınmakta,çarpmakta hızlı hızlı,

nerdesin..

ya da kaybolan benmiyim,

uzaklaşan senden,kopan,

her bir parçası savrulan dört bir tarafa,

sahi ben olabilirmiyim..

üşüyorum,

duyuyor musun sesimi ey sevgili,

ve bir bir geçerken günler,

ben sensizliğe uyuyorum..

dışarda gürül gürül bir hayat,

işçiler işin yolunu tutmuş,

otobüsler yolcu beklemekte her bir yanda,

ankaranın soğuğunda grevler başlamış,

öyle diyor haberler,

diyeceğim her şey ve herkes ses veriyor,

bir yerlerde ve bir şekilde...

işte bütün bunların içinde,

bir senin sesin duyulmuyor,bir de benim..

kaybolduk sanki,

kaybettik birbirimizi..

söyle sevgili,nerdesin,

ya da kendime sorayım,

senin yerin belli ise,ben nerdeyim,

sensiz nerelerdeyim..

Yorum (yok) Yorum yaz!

yeni yıl kutlamaları..

bir yılın sonuna daha gelmişken, bir yıl daha geçmişken ömrümüzden, yok oluşa bir yıl daha yakınlaşmışken yıl sonu kutlamalarda neyin nesi oluyor diyebilirsiniz..aslında ben de kendime yer yer öyle söylüyorum ama nafile ne kadar söylesemde her yıl sonu bir şekilde o günü kutluyorum...

insan olarak yaşamı öyle inceden inceye yaşayamadığımızdan, belki öylesi yorduğundan bizi, çoğu zaman kim ne yapıyorsa, kim yaşamı nasıl algılıyorsa biz de öyle yapıyoruz sanki..yıl sonu kutlamaların bir nedeni de bu olabilir kanımca..hani gelenek-görenek minvalinden bir kültür olarak beynimize kazınan çoğu yanlışlar bir de bakıyorsunuz ki yaşamın vazgeçilmezleri olmuşlar ya..yıl sonu kutlamalarıda böylemidir acaba..kimbilir..

tabi birde yoksun-yoksul yaşamın sığınaklarından,aldatmalarından,ilüzyonlarından biridir ki bu kutlamalar bu sosyolojik gerçekliği es geçmemek gerekir..hani yoksullar,umut edenler kendileri için önem taşıyan her durumda adaklar adarlar,'evliyalara'giderler,tapınaklarda saatler geçirirler ,dua üstüne dua ederler ya gelecek için işte yılbaşlarında da buna yakın bir kültür gelişmiştir oğuz atay deyimiyle 'tutunamaynalar'için...ne gariptir ki bu tutunamayan büyük yığın her yıl sonu aynı havayı yaşar gelecek bir yıl için ama, gelecek on yıllarda hep eski yılların buruk bir tekrarı olarak devam eder...

geçerken şunuda söyleyeyim ki umut fakirin ekmeğidir sözü zihinlere boşu boşuna kazınmamıştır; toplumsal yapı o sözü zihinlere bir çivi gibi çakmıştır adeta..ve her daim umut,umut,umut nidaları eksik olmamıştır insanların üzerinden..iyi niyetli ya da kötü niyetli bir şekilde bu söz yaşamımızın projektörü olarak işlev de görmüştür hep..iyi niyetlisine söz yok da kötü niyetlileri için ne demeli bilmiyorum ki 'umudumuzu'bile böylesine ayaklar altına alıp alay edenlere..şans oyunları ve yıl sonu kutlamaların vazgeçilmezi olan milli piyango biletleri de öylemidir sizce,kötü niyetli yüreklerin eğlenceli oyunlarımıdır sizce..

öbür taraftan bazen ben tedirgin oluyorum yaşayamadıklarımdan,elimden alınanlardan,bir daha geri getiremeyeceğim senelerden,zamanlardan dolayı üzülüyorum her yıl sonu..düşünsenize bi çocukluk gidiyor elden,gençlik gidiyor daha ileri yaşlardaysanız yaşam gidiyor elden..ve siz yaşama aşıksanız bir de o zaman seyreyleyin gürültüyü..bana gelince dediğim gibi yaşayamadıklarım ve belkide bir kere yaşayamayacağım zamanların hüznü kaplıyor içimi zaman zaman ve ben bu zamanlarda geçen her güne üzülüyorum...

 bütün bunların sonunda, yazıya son verirken mesela ,yıl sonu kutlaması yapılmaz değil mi?ne yapalım her şeye karşın gelecek yeni yılınız kutlu olsun sözü biraz çiğ bir söz mü olur örneğin? merak etmeyin öyle bir niyetim yok,öyle bir tutarsızlığa imza da atmayacağım..peki ne yapalım bu yıl sonu bu günü,günün akşamını yılın başına bağlayan bu geceyi diğer günler gibi örneğin on aralık gibi mi geçirelim mi diyorsunuz

..bilmem siz bilirsiniz nasıl geçirmek isterseniz öyle geçirin..sonra eğlenmek istiyorsanızda eğlenin ama umuda kapılmayın,umuda kaptırmayın kendinizi...

Yorum (yok) Yorum yaz!

solun parazitlerine dair..

evet hakikaten sormak lazım böyle sol, böyle sol düşünce olur mu

ya da soruyu şöyle soralım sol düşünce böyle savunulur mu sol adına yola çıkan kişi ya da partiler soldan bu kadar uzaklaşabilir mi..

yazının başlangıcından da anlaşılacağı üzere biraz sinirliyim,biraz kızgınım bu solculara ve bu sol akıma..

bu sol akım ve sözüm ona bu solcular kim peki?

cevabı hemen verelim ki tarihin ve insanlığın yüz aklarından biri olan sol düşünce ve akımlar/insanlardan bu sözde solcuları ayıralım..

evet bu solcular kendilerine liberal sıfatını takan solcular..

adında bile bir çiğlik bir gariplik olan bu solcular sözüm ona sol düşünceyi savunuyor sol adına hareket ediyor..

türkiye özelinde eleştirdiğim bu solcuları ise biz her nedense grevlerde,işçi eylemlerinde,gecekonduda,yoksul mahallelerde,kısacası solun olması gereken mekan ve yerlerde göremiyoruz..

peki nerde görüyoruz bu solumsu renkleri,sol etiketli şahsiyet ve yaklaşımları..

bu solumsu zevatlar daha çok 'demokratik' ve 'kültürel' bahçelerde gezinip duruyorlar..

burada siyaset yapmak kolay ya burada janjanlı laflar etmek itibar kazandırıyorya aydın olmak,demokrat olmak adına onun için liberal solumsular daha çok buralarda boy gösteriyorlar..

nasıl olsa burada düzenle yüzleşmek yok,nasıl olsa burada egmen olana ve muktedir olana söz söylemek yok;onun için buralar liberal solunda vazgeçilmez uğrağı oluyor..

ama deseniz ki siz bu zevatlara insanlık yok oluyor,insanlar bu sistemde adeta köleleştiriliyor,sömürü ve haksızlık başını almış gidiyor gelin eylem yapalım,ses verelim insanlığa,olmadı bir konferans yapalık hiç olmadı bir basın açıklaması yapalım..

yok,yaklaşmazlar;bu tarz önerileri hemen 'klasik'sol diye küçümserler,kaale bile almazlar..

ama umursamayış sanmayın ki akıllarının onlara söylediği bir yaklaşım bu umursamayışın arkasında kişiliksiz,onursuz,kimliksiz bir hiçleştirilmiş sol var..

bakın türkiye gündemine...

ortalık inim inim inliyor..

grevler,işten atmalar,ölümler,zamlar,yoksulluklar,yoksunluklar..

nerde bu sözde solcular,janjanlı,etiketli liberal-özgürlükçü solcular...

bakın ucube davada mahmeke davanın 'ergenekon'adı ile yazılmasına,anılmasına karşı çıktığı halde iktidar yandaşı/yalakası basın ha bire u adla bütün bir muhalefeti ve kesimi suçlayıp duruyor..

iktidara karşı çıkan birden bu ucube sözüm ona örgütte buluyor..

peki ortada var mı yok..

ama bunlar saldırıp duruyorlar..

sonra cemaatle ilgili en ufak bir soruşturma ya da incelemede,ortalığı topyekün bir saldırı rüzgarı sarıyor..

iddianameler,göz altılar,ölümler..

bakın bir subay daha intihar etti ve yine bu biat medyası ETÖ damgalı yayınlarla ve subayın aleviliğini dillendirerek ahlaksızca alçakca yayınlara imza attılar..

insanların ölümlerine bile saygı duymadılar orda bile onurlarını koruyamadılar..

ve bütün bunlar olurken bütün bu kepazelikler,faşistçe dalgalar sürüp giderken,ortalığı pis hitlervari bir koku sararken nerde bu liberal-özgürlükçü solcular..

bu zorba iktisadi sisteme,bu güruh medyaya,dört nala bir hızla ve diktatörce koşan bu cemaate,bu yolsuzluğa,hukuksuzluğa bu onursuzluğa hiç mi bir şey demeyecek bu sözüm ona solumsular,solcular..

eğer hiç bir şey demeyeceklerse ki gidişat onu gösteriyor..

bıraksınlar artık sol etiketle konuşmayı ve hareket etmeyi..

solun bu kadar kirlendiği ve bu kadar kişiliksizleştirildiği yeter..

çünkü onlar sol adına hareket etmiyorlar aksine sola zarar veriyorlar.

varsın sol bir eksik olsun onlarsız..

eksik olsun ki solda içinde ki gizli sağcılardan,onursuzlardan ve omurgasızlardan kurtulmuş olsun...

Yorum (yok) Yorum yaz!

diktatoryal iktisad ve emeğin duruşu

hani mark demiş ya 'işçiler emekçiler savaşınız,zincirlerinizden başka keyb""edecek bir şeyiniz yok'diye..
işte şimdi bu sözün ne kadar sahici ve bir o kadarda yakıcı bir söz olduğunu türkiyenin dört bir yerinde yapılan işçi eylemleri ile görüyoruz..
o zincirlere takılı yaşamlar, yaşanılan her günde can yaktığından,sömürü,yoksulluk ve sefalatle insanın sabrını en be an sınadığından işte bazen böyle sabır çatlıyor ve eylem olup,gösteri olup isyan olup çıkıyor ortaya..
bakın tekel işçilerine,bakın demiryollarında yoldaşlarına sahip çıkan demiryolu emekçilerine,bakın kamuda çalışan yüz binlerce emekçiye; bakın ve sömürü ve eşitsizlik üzerine kurulu bu ekonomik düzenin insanları nasıl isyana sevk ettiğini yakından görün..

görün göçükte çalışan 19 canın yaşamına nasıl kıyıldığını,bütün uyarı ve ikazlara rağmen nasıl ölüme yollandığını..

tersanelerde ölen onlarca emekçiyi hatırlayın sonra 6 aydır maaşları verilmeyip adeta her gün öldürülürcesine muamele gösterilen zonguldak tersanecilerine kulak verin...
bu diktatorlal iktisadın;insanlar bu düzene karşı ses verdiklerinde göz dağı ile baskı ile zorbalıkla her türlü hukuksuzlukla neler yaptığını hangi zorbalıklarla hangi zincirlerle insanları nasıl tuttuklarını bir düşünün.
alın işte disk, nakliyat iş'e yapılan saldırı..başta nakliyat iş başkanı ve yöneticileri ekonomik çıkar örgütü kurdukları dolayısıyla tutuklandılar..sistemin gerçek yüzünü teşhir eden bir tutuklama gerekçesi  işte: 'evet, siz diyorlar işçilerin,emekçilerin çıkarlarını koruyan gerçek bir sendika örgütüsünüz ve bu bizim hiç hoşumuza gidecek bir durum değil,onun için size saldırıyoruz sizi tutukluyoruz'..
yoksa aynı gerekçeyle yani sendikal faaliyet gerekçesiyle bütün sendikalara saldırılması gerekirdi değil mi?
ama her sendika onurlu,muhalif ve emekten yana olmadığı için aksine biat zihniyetiyle iktidara ve sermayeye her daim yaltaklanmayı seçtiği için onlara hiç bir şey olmuyor hemde hiç bir şey..
bir de sanmayın ki ülkede sadece tekel ya da nakliyat işçilerinin sorunları var..aslında ülke kaynıyor hatta dünya kaynıyor hemde üç yüz yıldır kaynıyor bu dünya, hem de tüm sıcaklığı ile ama gösteren kim duyuran kim..
göstermiyorlar,duyurmuyorlar,okutmuyorlar.
ben mesela adı üstünde iktisat okudum dört sene ama bir gün bile hakim iktisadı eleştiren bir dersi görmedim..
bırakın dersi hocayı bile görmedim..sanki bu iktisad allah kelamı ya da öyle bir inanç var;ama biliyormusunuz en az onun kadar bu iktisadı koruyan bir güç var o da: o iktisadi zihniyetin asilzadeleri..
kaynak bazlı ekonomi,katılımcı ekonomi,marksist ekonomi benim bildiğim alternatif ekonomik sistemler olarak tartışılmalı,konuşulmalı ve hatta uygulanmalıdır..
ama işte bütün bu ekonomik sistemler bırakın uygulanmayı insanlara bu sistemlerden  bahsedilmiyor bile..

ve olan sadece sefalet ve yokluk içinde yaşayan emekçilere,çalışanlara yani dünyanın dörtte üçüne oluyor..

bu çerçevede yakın zamanda tanıştığım bir arkadaşın çalışma koşullarını aktararak yazımı bitirmek istiyorum..
sözünü ettiğim arkadaş 500 kişilik bir oyuncak fabrikasında çalışıyor.söylediğine göre iş yeri zorunlu mesailer,12 saate varan çalışma süreleri ve sağlıksız iş koşulları ile göze çarpıyormuş..
ve bu işyerinde tam iki yıldır çalışanların maaşlarına bir zam yapılmamış hemde çalışanlar asgari ücret düzeyinde çalıştığı halde..
arkadaş iş yerinin ismini verdikten sonra iş yeri sahibi hakkında google de kısa bir araştırma yaptım ve karşıma lükse ve saltanata batmış bir iş adamı çıktı ve bir de bu iş adamının dinciliğiyle isim yapmış bir iş örgütü olan MÜSİAD'a üyeliği..
sözün özü bu diktatoryal iktisadi yapıya karşı emeğin sesi şimdi ve her zaman tek çıkmalı bölünmeden,parçalanmadan..
yoksa sizinle aynı dinden olması işverenin size haksızlık yapmasını sizi zincirlere bağlayarak köleleştirmesini engellemiyor; aksine sizinle aynı dinden olduğu için sizi daha kolay ikna ediyor köleliğe..

Yorum (yok) Yorum yaz!

şiddetin örgütü...

Ocaklara ateş düşürerek,can yakarak,cana kıyarak,sorun görülen bir konuda şiddeti sürekli mücadele biçimi olarak görerek bir halkı özgürleştimezsiniz,bir halkın önderliği de böyle savunamazsınız...
kürt sorunu da sizin tekelinizde değil ayrıca ve bu ülkede kürt sorunun olduğunu kürt sorunun çözülmesi gerektiğini söyleyende yine sadece siz değilsiniz..
hal böyleyken ve kürt sorunu adına ülkenin ileri gelen aydını,demokratı,onurlu her bireyi,solcusu,komünisti birşeyler söylerken öldürülen bu
garibanlar ne oluyor..
evet tarih yaralarla dolu evet zulüm çok geçti bu ülkede kürdün üzerinden, evet diyarbakırda insanlara etmediklerini bırakmadı bu darbeci çeteler..
biliyorum hepsini biliyorum yakılan köyleri de faili meçhulleri de,daha dün canına kıyılan canımız ceylan'ı da biliyorum...
ama ben bütün bunları bilirken siz şunu bilmiyorsunuz şiddetin örgütü:sizin kürt'e baskı var derken yola çıktığınız günlerin tarihini bugün siz kürt-türk askeri öldürerek yeniden yaratıyorsunuz...
yani siz bugün aynı baskının ve zorbalığının müsebbibi oluyorsunuz..
tokatta öldürülen ''çocuklardan'' birinin hataydaki evini izledim televizyonda:çocuğun evinin sıvası bile yok nerdeyse..
derme çatma bir ev;mutfakta tezgahı yok misal bu evin, geçinmek için aylık 100 liraya bile muhtaç bu ev..o yüz lirayıda kim gönderiyor biliyormusunuz şiddetin örgütü; askerde olan ve sizin daha dün öldürdüğünüz çocuk gönderiyor(du)..
ailenin durumu o kadar kötü ve aile o kadar yoksul ki çocuk aldığı 123 liranın yüz lirasını eve gönderiyor(du)..
ve işte siz bütün bunları düşünmeden halkın ve yoksulun yaşadığı dramı ve acıyı düşünmeden bu canlara kıyıyorsunuz..
insanların özgürlüğü sadece etnik temelle mi alakalı etnik yapının özgürlüğü, yaşam özgürlüğünden bile kutsalmı ki sizce, bir çırpıda ve gözünüzü kırpmadan bu masum canlara kıyorsunuz...
nasıl bir mücadele anlayışı ve düşüncesiyle yaşanılan bu ''savaşın'' bir tarafı olmayan insanları öldürebiliyorsunuz..
bu insanları göz göre göre sırf devlet bıksın usansın bu ölümlerden de bizimle uzlaşsın diyerek yaptığınızın farkındayım..
evet size göre ölen her can devllette bıkkınlık yaratacak bir 'ölü'den ibaret..ve siz 'ölü'gördüğünüz bu canların yaşamları ve yaşadıkları ile zerrece ilgilenmiyorsunuz..size göre onlar sadece birer rakamdan ibaret bir ölü belki bir kurban...
farkındamısınız bilmiyorum ama -bu yaptıklarınızla bunun pekte farkında olmadığını görüyorum- örgü
tünüzün isminin içinde işçi kelimesi geçiyor ve siz bugüne kadar binlerce işçinin katili oldunuz..binlerce işçi evinin ocağına ateş düşürdünüz hala da düşürmeye devam ediyorsunuz..
ve sizin şiddet üzerinden mücadele dediğiniz bu terör sadece garibanları,yoksulları,işçileri buluyor sadece onların canı yanıyor sizin silahlarınızdan çıkan kurşunlarla..
artık yeter...şiddeti ve öldürmeyi bir mücadele biçimi olarak görmekten vazgeçin artık.belki sizi var eden, sizi mücadeleye yönelten koşullar o anın atmosferi içerisinde sizi silaha yöneltti ama bugün o gün değil ve bugün ki koşullar o günkü koşullar değil..
dramatik bir travmanın etkisiyle ele aldığınız silahları kutsamayın artık ve artık canlara kıymayın..
ve şunu unutmayın ki kimse sizin davanızda 'kurban'olamaz artık..
son olarak şunu ifade edeyim ki bir halkı özgürleşirmek adına başka bir halkın katlini vacip gören,masum canlara kıyan,emperyalistlere mektup yazarak medet dileyen bir örgüt 'özgürlük savaşçısı'olarak bunları yapmaz;bunları ancak aklını,yüreğini,bilincini,ahlakını,ilkesini kaybeden bir milliyetçi-histerik bilinç ve zihniyet algısıyla yapar ..

Yorum (yok) Yorum yaz!

Cemaat Türkiyesi ve Osmanlı solu

            Yazıya başlamadan önce şunu söylemek gerekiyor ki artık ‘cemaat’diye yazdığımızda herkes bu cemaatin’ Fethullah Gülen Cemaati’ olduğunu aşağı yukarı tahmin ediyordur.

Çünkü söz konusu cemaat ülkemizde bu güce getirildi,bu kadar meşruluk kazandırıldı bu cemaate..

            Fethullah Gülen özelinden bu cemaat gerçekliğini genişletirsek o zaman da, şu an yaşamakta olduğumuz cemaat Türkiye’sini tarikatlar, cemaatler ve dini grupların geldiği etkin ve tehlikeli nokta olarak tanımlayabiliriz..

            Öyle ki dini grupların bu süreçte kazandıkları ivme, mali olarak geldikleri nokta örgütlenme çalışmalarındaki sayısal artışlar bu durumun tipik göstergeleridir.

            Söylediğimiz örnekler bile cemaat Türkiye’sinin geldiği noktada ibretlik bir durum iken son günlere damgasını vuran Cemaat Soruşturması olayı ve sonrasında yaşanan gelişmeler durumun ne kadar vahim bir hale geldiğini söylemekte bizlere.

                        Öyle ki bu soruşturmayı açan Erzincan Cumhuriyet başsavcısı İlhan Cihaner İsmail ağa ve Fethullah Gülen cemaatlerinin dini bir örgüt olduğu yönünde bir iddianame hazırlıyor. ‘Tabi siz misiniz Fethullah hoca efendimize ve Mahmut hoca efendimize soruşturma açan’dedirtircesine bu dava önce yetki ihlali gerekçesiyle Erzurum Cumhuriyet başsavcılığı çekiliyor sonra da Başsavcı Cihaner hakkında 26 yıl hapis cezası istemiyle dava açılıyor.

            Ve ne yazıktır ki gerek cemaat soruşturmasının durdurulmasına ve saptırılmasına gerekse de başsavcı için hapis cezası istenmesine hiçbir ses çıkarılmıyor..

            Oysa ki böyle bir durum karşısında bütün türkiyenin en azından namuslu, ahlaklı, aydın,demokrat bütün türkiyenin ayağa kalması gerekirdi.

Kapitalizmin pençesinde boğuşan yorgun demokrat halkımızın bu durum karşısında ayağa kalkmaması anlaşılabilir mi bu noktada bilmiyorum ama basın ve kamuoyunun en azından böyle bir olayda üç maymunu oynaması ancak cemaat Türkiyesi algısı ile açıklanabilir.

            Yani artık Türkiye’de konjöktör cemaatlere methiye düzmek, tarikatların egemenliğine saygı duymak, onlara sahip çıkmak ve yavaş yavaş Osmanlıya dönüş olarak işliyor.

            Osmanlıya dönüş ama artık kapitalizmi de yanına olarak onu da kendine yoldaş edinerek bir Osmanlıcılık isteniyor. Kısacası artık kapitalizm soslu, hanedan görüntülü bir Osmanlı devlet ve toplum yapısına doğru eğiliyoruz..

            Tabi bu eğilim anlaşılacağı üzere baskı ve zorla, yıldırma ve korkutmayla,hukuksuzluk ve göz dağı ile gerçekleştiriliyor yoksa davetle,ricayla değil..

            Cemaat Türkiyesi kavramından benim anlatmak istediğimde tam bu işte..Cemaatlerin sosyolojik,bürokratik ve ekonomik egemenliğinde bir Türkiye..

            Ama gelin görün ki bu durumu görmek ve anlamak bir yana tam tersine, bu durum üzerinden, yaşanan bu ‘faşist’sürece karşı çıkanları karalamak isteyenleri,onları Ergenekoncu ilan edenleri  görüyoruz; ne kadar ironik ve ne kadar acınacak bir durum değil mi?

            Hem de bunu yapanların kendilerine ‘solcu’dediklerine tanık oluyoruz..

Ben solculuk adına- her şeyi bir kenara bırakıyorum da-fikr-i namusun bu kadar ayaklar altına alınmasına bir anlam veremiyorum açıkcası.

Solcu adam dediğin onurlu ve namuslu olur düşünce ve fikir saptırması yapmaz..

Örneğin şöyle yazmaz cemaatler başlıklı bir yazıda:

Ama TSK içinde Suriye’dekine benzer bir Alevi örgütlenmesi var mı? TSK her haliyle kapalı kutu. Birileri, birtakım gözlemler yapıp bu yolu açmış olabilir. Ama bunun olduğunu sanmıyorum.

Yüksek Yargı’daki durum var. Alevilik orada örgütlü: kimi düşman, kimi dost olarak gördüğü de kendi açısından açık seçik ortada. Kararları da bunu gösteriyor.

Biz aramızda konuşuyoruz, “Yüksek Yargı” diye. Oysa orada cemaat ilişkileri geçerli.’

Bakın yukarda ki bu sözler Taraf gazetesinden Murat Belge’ye ait; belge sözüm ona yazısında Alevilerin TSK ve Yüksek yargıda örgütlenerek ne kadar kadrolaştıklarını ve kadrolu cemaat örgütlenmesinin hukuk devletine aykırı olduğunu açıklıyor..

Bununla da kalmıyor buradan cemaat kadrolarının yarattığı kadrolaşmayı eleştiriyor.

Peki Belge, bu eleştirileri dile getirirken Fethulah Gülen cemaati hakkında tek bir kalem oynatıyor mu,hayır..

Hakkında bir dava bile açılmış belki onlarca yazı yazılmış,kitaplar basılmış bir cemaate hem de cemaatlerle ilgili bir yazıda bir cümle bile değinilmez mi?.

Demek ki insan Taraf zihniyetinde ve algısında solcu olunca değinmiyor,görmüyor,söylemiyor,çarpıtıyor..

Üstelikte kendisini solcu ve darbe karşıtı olarak ifade ettiği halde söylemiyor; üstelikte o değinmediği cemaatin lideri 12 Eylül darbesini açık bir biçimde savunmuş olduğu halde bu cemaate değinmiyor..

Sonra bugün için desteklediği iktidarın darbeci paşasının, adının caddeden silinmesine karşı çıkmasına rağmen tek bir kelime etmiyor iktidara..

Ne diyelim ülke faşizmin içinden geçerken, cemaat Türkiye’sine doğru adım adım ilerlerken, darbecilerin paşasının adı iktidar partilerince yerlerinde korunmak istenirken ve Fethulah Gülen cemaati  12 eylül darbesi için şöyle derken: “Ve, işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tuluû saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz.” ;cemaat Türkiyesi ancak bu kadar görülmeyebilir,cemaatlerle ilgili yazı yazarken ancak bu kadar Fethullah Gülen ve ekibine değinilmeyebilir..

Üstelikte Türkiye’nin karanlık dönemlerinde katliamlarla maruz bırakılmış bir inancı, türkiyenin özür dilemesi gereken bir halkını cemaatçi diye örnek vererek, onları töhmet altında bırakarak…

Tek kelimeyle yazık,

Demek ki taraf solcusu olunca böyle oluyor; gerçekleri ters düz ederek, üç maymunu oynayarak, iktidar yalakalığı yaparak..

Yani taraf solculuğu ancak Osmanlı Solculuğu yapabiliyor..

Osmanlı ve Cemaat Solculuğu..

Yorum (1) Yorum yaz!

din faşizmi ve yasaklanan minareler

 

İsviçre de yapılan bir referandum sonucu bundan sonra İsviçre’ye minare yapılmaması yönünde bir karar çıktı.

Kararın çıkmasıyla birlikte sözüm ona insan haklarından dem vuranlar sözüm ona inanç ve din özgürlüğünden dem vuranlar verip veriştirdiler bu karara..

Şimdi şu çok iyi bilinir ki eğer siz sadece işinize gelen konuda demokrat ya da insan hakları laflarını ağzınıza alırsanız kimse sizin ne demokrasi sözlerinizi dikkate alır ne de insan hakları savunuculuğunuzu..

Çünkü demokratlık ve insan hakları savunuculuğu sizin tuttuğunuz tarafa göre şekillenecek kavramlar değildir tarihsel olarak var olmuşlardır ve bu var oluşta mücadeleyle ortaya çıkarılmıştır..

Onun için iki de bir bu kavramlar üzerinden gündemin tartışılması gündeme buradan bir çengel takılıp oralara çekilmek istenmesi doğru değil..

Çünkü bu kavramları dillendirenler bu kavramların ağırlığını taşıyacak çapta insanlar değiller..

Bakın şimdi size birkaç örnek vereyim: bugün İran’da ateist olduğu açıklayan yazar idamla yargılanıyor..

Nerede İsviçre’de minare yasağına karşı çıkan cengaverler bu durum en temel düşünme ve kanaatini açıklama özgürlüğüne aykırı değil mi?.

Bugün yine İran’da kadınlar başı açık gezemiyor bırakın gezmeyi bu ülkeye başı açık kadın bile giremiyor…

Yine bu durum insanın en temel hakkı olan yaşam hakkına bir saldırı değil mi?.

Cezayir de kadınlar taşlanarak öldürülüyor,recim ediliyor,kırbaçlanıyor hani din ve inan özgürlükçüleri neredeler,buna da karşı çıksınlar ve çıkıp desinler ki sizin inandığınız yasalara göre insanları yargılayamazsınız desinler insanlara bu zulmü yapamazsınız desinler..

Sonra gelelim Türkiye’ye Alevilerin cem evlerini ibadet yeri olarak görmeyenlerin bu konuda ki iki yüzlülüklerini bir kenara bırakalım da daha temel olarak şunu söyleyelim..

Neden nüfus cüzdanlarında din hanesi var..

Ne demek oluyor bu: yani insanların illa ki bir dini olmak zorunda mı;ya da dini inancı varsa bile bunu açıklamak zorunda mı?.

Bu zorundalık ve bu dayatma hangi demokrasi ve insan hakları anlayışı ile açıklanabilir..

Diyelim ki din hanemize dinsiz yazdırmak istiyoruz ki bu mümkün değil herkesin dininin olmak zorunda bırakıldığı bir toplumda dinsize ne gözle bakılır..

İşte bütün bu anti demokratlığı bütün bu despot monarşik zihniyeti güdenler bugün ki gibi gündemlerde  de söz sahibi olamazlar olmamalılar..

Sonra insan hakları sadece inanma üzerinden mi oluyor…

İnsanların en temel haklarının olmadığı barınma, sağlık, eğitim, haklarının sağlanmadığı bir toplumda ve dünya da kimse bana herhangi bir konuda insan hakları savunuculuğu yapmasın..

İnsanların barınacak bir evi olmayacak,giyecek elbisesi olmayacak sonra kalkıp siz bu ortamda insan hakları savunuculuğu yapacaksınız..

İnsanın insan olarak varolamadığı bir ortama itiraz etmeyenler sonra çıkıp insan hakkı sözünü bile ağızlarına alamazlar..

Alsalar da bu sözün samimiyetine kimse inanmaz..

Olayın bu yönü böyle

Bir de başka diğer bir yönü var ki asıl önemli olan yanda burası zaten..

Bakın İsviçre olayında neyden şikayetçi oluyoruz:dinsel hak ve inançların kullanılamamasından değil mi?

Peki bu hakkın olmasına ve kullanılmasına karşı çıkan kim?

Yine İsviçre de dinci-sağcı bir parti:İsviçre Halk Partisi

Ne kadar ironik değil mi: bu parti kendi dininden olmayan insanların ibadet yerlerin yapılmasına engel oluyor..Hem de köktendinciliğin yayılmaması adına..

Peki bu parti kendi varoluş felsefesini neye dayandırmış;hristiyan inancına..

İşte yaşadığımız bu sorunun nedeni de burada ortaya çıkıyor.

Yani bu meseleden mağdur olan zihniyet aynı zamanda bu sorununda nedeni oluyor..

Yani dünyadaki dinci hareketler dini ideoloji ve politika malzemesi haline getirerek aynı zamanda dinler ve toplumlar arası çatışmalara savaşlara sebep oluyorlar..

Sonradan bu konuda yani dinsel özgürlüklerin kullanılmasına fırtına koparanlarda yine dinci partiler oluyor..

Bakın İsrail’e orada dinci-sağcı parti Filistin üzerinden bu sorunu yaratmıyor mu?.

İsrail’de Yahudi dincileri başta Filistin olmak üzere hakların başına musallat olmuyor mu?.

Bakın Türkiye’ye memleketimizde de yıllarca dini kullanan ve sömüren partiler ülkede nerdeyse din kavgası yaratacak eylem ve olaylara imza atmadılar mı?.

Hatırlayın 6-7 eylül olaylarını,Sivas,Maraş,Çorum olaylarını..

Hatırlayın Hrant Dink’in katillerini ne diye bağırıyorlardı,Hatırlayın kanımız aksada zafer İslam’ın diyenleri..

Hatırlayın Uğur Mumcu katliamını, en azından daha dün Topkapı sarayını basmaya gidenlerin hassasiyetini hatırlayın…

Vakit gazetesini bir düşünün,sırf  İslam dinini her yönüyle ve farklı yönleriyle,bilinmedik yönleriyle açıklayan Turan Dursun’un katledilişini hatırlayın..

Bütün bu olayları ve olguları hatırladığınız zaman ortaya şu gerçeklik çıkıyor ki dinin bu derecede ve kontrolsüz bir şekilde güç kazanması,toplum üzerinde egemen güç haline gelmesi,insanların dinsel dogmalarla kışkırtılması ve bu dogmalarla dimağların zehirlenmesi bugün İsviçre’re özelinde yaşadığımız sorunların ortaya çıkmasına neden oluyor..

Yani dinin toplum üzerinde ki egemenliği din faşizmine neden oluyor..

İşte asıl sorun burada..

Yani tehlike din faşizmin üstü kapalı an be an farklı ülkelerde dinci partiler tarafından yaratılmasıdır..

Ve dolayısıyla da müdahale edilmesi gereken bu dinsel faşizmin gücüdür…

Bu güce müdahale edilmeli ki; minareler yasaklanmasın, cem evleri yasaklanmasın,alevi köylerine cami yapılmasın,Yahudi soykırımları yapılmasın, her din ve inanç insanın kendi ruhunda ve gönlünde özgürce yaşanabilsin..

Yoksa sorunu ortaya çıkaran zihniyetle yine sorunu çözmeye kalkışırsanız sorun daha beter hale gelir..

Ve asıl sorunun ve dolayısıyla da çözümün göz ardı edilmesine neden olursunuz..

İnsanların eşit ve adil bir dünya içerisinde istedikleri inanç ve anlayışı yerine getirmeleri için bu şart..

Dinsel faşizmin önüne geçin en azından inançlarınızı yaşamak için bunu yapın..

Yorum (yok) Yorum yaz!

yoldaşça ve dostça kal kardeşim...


          Kasım ayının belki soğuk ve yağmurlu belki yaz günlerini aratan bir sonbahar gününde;kasımın son gününde dünyaya geldi..İlyas Salman diyorya şiirinde 'gelmez olaydım'diye işte o da kimi zaman öyle diyor kendi kendine..Çünkü onunda kendine göre hüzünleri kendine göre açmazları ve sıkıntıları oldu..Onun için 'o'da kimi zaman böyle sitem etti varlığına..


 Kimi zamanda var olduğuna,yaşadığına çok sevindi.Mutlu oldu ve hep yaşamak istedi.Ve bugünlerde de o karışık duyguları gelgitler içerisinde yaşamaya devam ediyor..Ama şu var ki hiç bir zaman en azından 'bilinç'dünyasına girdiğinden beri 'arabesk'bir ruh hali ile bakmadı hayatına.Acısını da,mutluluğunu da ruh halinin hissettirdikleri üzerinden yaşadı; yani acıyı da,sevinci de samimi ve bilinçli hali ile yaşadı hala da öyle yaşamaya çalışıyor.Onun için de acıları da,mutlulukları da etkiledi onu hep..


 Aklı yettiğince,dili döndüğünce haksızlıklara hep karşı çıkmaya çalıştı;egemen olanın,muktedir olanın sorgusunu yaptı hep.Günlük ilişkilerinden,siyaset ve politikaya dair hayata hep hak ve adalet ekseninden bakmaya çalıştı.Gönlü hep yoksullardan,ezilenlerden,gece kondudan;emekten yana çarptı.Onun için dünyaya dayanışma ve eşitlik penceresinden ve o özlemlerle baktı.Dayanışmanın ve adaletin dünya için tek geçerli ve olması gereken sistem olduğunu düşündü.Hala da öylede düşünüyor..


 Doğduğu toprakların fakir ve yoksul halkı,o halkın yaşadığı ve bizatihi kendisinin de içinde olduğu emekçi insanların dünyası 'o'nu toplumcu düşünmeye sevk etmişti belkide.Belki de 'o'bizzat yaşadığı ve tanık olduğu çaresizliklerin,acıların gündemini yazıp duruyordu;öyle bakıyordu hayata,nerde bir çaresiz görse yüreğinin sızısını bir kez daha ve güçlü bir şekilde hissediyordu.Köyünde geçen çocukluğu,sonrasında ki İstanbul macerası,gecekondular,çamurlu yollar,fakirler yoksullar..Çok iyi biliyordu o dünyayı..
 Sevdaları da,aşkları da aynı bilinçle oldu,aynı ciddiyetle...Tabi ki kaskatı kesilmiş bir duygu dünyasında yaşamadı.Sevabı ve günahıyla dolu dizgin geçti duygu dünyası..Tabi ki onunda pişmanlıkları,hataları, oldu ama insan halinin bir gereiğiydi belki bu ve belki de onun için engel olamadı sonradan pişmanlık duyduğu 'yapmamam gerekirdi belki de' dediği şeylere..
 Kendisini nasıl tanımlardı peki o ;sakin,kendi halinde ve iddiasız ama silik ve sönükde değil.Belki bazen yakın arkadaşlarının şaka yolluda olsa 'o'na megoloman ,kendini beğenmiş dediği olmuştur.Belki de kimi zaman öyle olmuştur dedik ya insan bu bazen hata yapabiliyor..Neyse onun Türküleri çok sevdiği bilinir,kitapları sonra,tiyatroyu,sinemayı,özellikle türk sinemasını..Ki türk filmlerinde özellikle 'babam ve oğlum'da ağladığı dilden dile dolaşmıştır kimi zaman..Bilindiği kadarı ile şiiri de çok sever ahmed arif,nazım hikmet,hasan hüseyin korkmazgil sevdiği şairlerin başlarında gelir.Yaşar Kemal okumalarının roman dünyasında ayrı bir yeri vardır onun..Al gözüm Seyreyle Salih romanı çocukluğunun unutulmazıdır mesela..
 Doğduğu şehir olan tokatı her ne kadar çok iyi bilmesede yinede sevdiği bilinir, onun dışında Sivası ikinci memleketi olarak tanıtır.Ayrıca Ankara,Konya,Karabük İzmir'i                de sever.Ayrıca şu da bilinir ki Anadoluyu çok seviyordur o ve ülkesinin her köşesine gitme isteği her daim olarak kalacaktır onda...
 Ve işte 'o'şimdi doğduğu günün yıl dönümünü 27.yılında karşılıyor.Karşılarkende yine yüreği 'herkes için herşey' diyerek çırpınıyor...İyi ki doğdun diyenlerin sesi gelir mi onun kulağına bilmiyorum ama ben burdan 27.yılında ona yani 'aydın'a iyi ki doğdun demekten ziyade dost gülüşlü bir selamımı göndermek istiyorum..Yoldaşça ve dostça kal kardeşim aydın..

Yorum (yok) Yorum yaz!

yaşamak mı..

 

            Şimdi, hani şöyle bir dönüp yaşamımıza bakalım ve derin bir nefes aldıktan sonra kendimize çekinmeden soralım, sahi biz yaşıyor muyuz? Yaşıyorsak ne kadar yaşıyoruz; hissederek, özümseyerek, içimize sindirerek yaşamı işte bütün bunlar üzerinden bakalım hayatımıza ve bunları düşündükten sonra tekrar soralım sahi biz yaşıyor muyuz?

            Öyle büyük düşler üzerinden sorgulama yapmadan, istediğimiz yaşamın ne kadar içinde olduğumuzu sorgulayalım mesela? Bakın bayram geldi,iyisiyle kötüsüyle bayramlarda bazı isteklerimiz olur, en basitinden yeni kıyafetler almak isteriz ya da insan bayramda memleketine gitmek ister sonra bayramlık niyetine kurban kesmek ister.Bunları dilediğimiz gibi içimizden geldiği gibi yapabildik mi peki;örneğin gidebildik mi memleketimize,kurbanımızı alabildik mi, hiç olmadı yeni kıyafetler alabildik mi? Bunların hiç birisini yapamadıksa bayramda hiç birisine gücümüz yetmediyse ve bu saydığım isteklerin hiç birisi olmadıysa bizim var olmamızın anlamı ne peki..Ben ben olarak yoksam yaşıyorken benim düşüncelerim,benim düşlerim,isteklerim gerçekleşmiyorsa ömrü hayatımda ben de yaşamış olmuyorum ki zaten…

            Ya peki bütün isteklerini, bütün hayallerini gerçekleştirenler sonra sadece bayram gününe özel değil hatta her gününü bayram gibi yaşayanlar sizce onlar yaşamış mı oluyor? Sizce onların varlığı çok mu etkili yaşamlarında, isteklerinin karşılanıyor olması onları çok mu anlamlı kılıyor şu kişiliksiz dünyamızda..Belki bu sorulara ilk elden evet cevabı verilebilir ama gelin görün ki insanın yaşamında varlığını hissetmesi ,yaşadığına inanması ama gerçekten inanması o kadar kolay değil işte..Çünkü varlık dediğimiz şey sahici bir şey ve insan kendi kendiyle baş başa kaldığında herkesi aldatsa da kendini aldatamıyor yaşadığına dair..

            Neden mi böyle söylüyorum hemen açıklayayım, şundan: Bütün dileklerimizin gerçek olması eğer bizim değerlerimize, inançlarımıza, inandıklarımıza rağmen gerçekleşmişse ve biz bütün bu isteklerimizi kişiliğimizde zerre değer bırakmayacak şekilde gerçekleştirmişsek inanın işte bu da insanın ruhen ölümünün resmi oluyor. İşte biz o andan itibaren yani isteklerimizi gerçekleştirmeye yarayan araçları kişiliğimizden ödün vererek yaşamımıza soktuğumuz andan itibaren ölmeye başlıyoruz..Dirhem dirhem, yavaş yavaş ölüyoruz..

            Peki, insan yaşadığını nasıl hisseder? Nasıl yaşarsa varlığının gerçekliği ile mutlu olur ‘evet ben yaşıyorum bu benim hayatım’cümlesini hangi koşulda kurabilir..Tabi ki böylesi bir soru yani bütün yaşamın ideal özetini isteyen bir sorunun cevabı da kolay olmaz..Ama şu söylenebilir ki insanın varlığı için önce insanın onuru güvence altında olmalı ama her şey rağmen güvence altında olmalı..Sonra insan nasıl mutlu oluyorsa yaşamında,mutluluğu her şeye rağmen nasıl yaşıyorsa o zaman gerçek hayatını yaşıyordur da aynı zamanda..

            Öyleyse yani biz bizden öte,kendimizden öte birisi isek hatta o birisi bile değilsek kimliksiz,kişiliksiz,onursuz,ruhsuz,mutsuz birisi isek ve bu bizle dünyada yaşayan insanların dörtte üçünü oluşturtuyorsak bırakın camlar kırılsın bırakın sokaklar zapt edilsin bırakın dünya yıkılacaksa da yıkılsın..Çünkü yıkım çoktan başlamış zaten… 

Yorum (yok) Yorum yaz!

yorumsuz

Şimdi ben Atatürk’ün Dersim’de yaptıklarını anlatırken Aleviler’e hakaret etmiş mi oluyorum? Biz bundan bahsediyoruz bize faşist diyorlar. Ben faşistsem Dersim isyanını bastıranlar neydi?

 

Yapmasalar mıydı? Ayaklanmaya karşı koymasalar mıydı? Açılım yapıp, müzakere yoluna mı gitselerdi

 

 “Ben Atatürk’ün yaptıklarını savunuyorum. Biz Atatürk’ün yaptıklarına sahip çıkıyoruz. Bütün CHP’liler bunu yapmalı, Atatürk’e ve yaptıklarına sahip çıkmalı”

 

Maalesef bu ülkenin anaları çok ağladı. Tarihimiz boyunca çok şehit verdik. Çanakkale Savaşı’nda 200 bin şehidimiz vardı, hepsinin anası ağladı. Kimse çıkıp ‘bu savaşı bitirelim’ demedi. Kurtuluş Savaşı’nda, Şeyh Sait isyanında, Dersim isyanında, Kıbrıs’ta analar ağlamadı mı? Kimse ‘analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım’ dedi mi? İlk siz diyorsunuz. Çünkü sizin terörle mücadele cesaretiniz yok.’’

 

Sayın Genel Başkan da “Geçmişi kaşımayalım” diyor. O benim ne söylediğimi, maksadımı gayet iyi biliyor. Ancak konuşmamdan dolayı incinenler olabilir diye düşündüm ve özür diledim. Bu ayıp bir şey değil ki! Birtakım insanlar eski hatıralarını yaşayıp üzüldülerse ben de üzülürüm

Dersim isyanı çok kanlı bastırılmadı mı sizce?

Bütün silahlı ayaklanmalarda çok sayıda masum insan öldürülmüştür. Sokaktan geçerken de çöp tenekesinde bomba patlıyor, masum insanlar ölüyor. Silahlı eylemi başlatanları değil de onu bastıranları suçlu sayarsanız tarihi yanlış değerlendirmiş olursunuz.

Yani kurunun yanında yaş da yanar mı diyorsunuz? Dersim’de ölen masum insanların başına gelenleri böyle mi değerlendireceğiz?

Maalesef. Bakın, ben NATO’da da büyükelçilik yaptım. Operasyonlarda “yan hasar” dediğimiz bir durum vardır. Bunun olmaması arzu edilir. Geçmişte bu kadar dikkatli davranabildik mi, bunu tarihçiler söylesin.

Efendim, Dersim’de 90 binden fazla insan öldürüldü. Masum insanlar da vardı aralarında. Tarih, canlı tanıklar böyle anlatıyor. Siz bunları yok mu sayıyorsunuz?
Bunu tarihçilere bırakalım. Dünyada bütün isyanlarda benzer dramlar yaşanmıştır. II. Dünya Savaşı’ndan bu yana iç savaşlar ve isyanlarda ölen insan sayısı 18 milyondan fazladır. Biz sosyal demokrat bir partiyiz. Bir masum insan bile hayatını kaybettiyse Dersim’de, büyük üzüntü duyarız. Benim dediğim, AKP’nin yöntemi, söyledikleri gibi Atatürk’ün yöntemi değildir. Ben mi bastırdım Dersim isyanını? O zaman Atatürk niye böyle davrandı? Celal Bayar Başbakan’dı. Fevzi Çakmak da Genelkurmay Başkanı. Onlar da mı faşistti? Biz kimseyi üzmemek için bildiklerimizi kendimize saklıyoruz. Kimseyi rencide etmemek için tarihi kurcalamıyoruz. Beni Hitler’e benzetmelerini kabul etmiyorum.

NOT: Yukarda ki sözler ONUR ÖYMEN’in dersim olayları ile ilgili yaptığı açıklamalardır.

KAŞIMANIN ANLAMI YOK: Öymen de özür diledi. Aleviler ile CHP’nin arasını açmak istiyorlar. Alevi ve Kürt vatandaşlarımız bu tuzak ve tertiplere düşmemeli. Bütün bunların arkasında ’karargahın’etkisi ne kadardır bilmiyorum. Olay Öymen üzerinden CHP’yi linç kampanyasına dönüştürülmeye çalışılıyor. Aleviler bizim doğal tabanımız. Onları kırmak aklımızdan asla geçmez. Dersim olayı insanlık tarihinin en trajik olayı. Birileri rant elde edecek diye kaşımanın, o insanları daha fazla üzmenin anlamı yok. Sıkışan iktidar yandaşları CHP’ye karşı kampanya yürütüyor. Buna izin vermeyeceğiz.(Deniz Baykal)

 

 

Tayip Erdoğan’ın Dersim olayları ile ilgili açıklamaları:

 

Ne diyorlar; "BIRAKIN ANNELER AĞLASIN"; bunu DEMEK, VİCDANSIZLIKTIR...
"ANNELER TABİİ Kİ AĞLAYACAK" DEMEK, MERHAMETSİZLİKTİR...
ÖLÜMLERİ, KATLİAMLARI, İŞKENCEYİ, MASUM YAVRULARIN MAĞARALARDA BOĞAZLANMASINI ONAYLAMAK, HATTA VE HATTA YÜCELTMEK, SEVGİDEN, ŞEFKATTEN, MERHAMETTEN NASİBİNİ ALMAMAKTIR, ALAMAMAKTIR...


Bırakın, ister Alevi olsun, ister Sünni olsun... Biz hepimiz, Kerbela faciasını dinleyerek, Peygamberin torunlarının nasıl susuzluğa mahkûm edildiklerini, nasıl katledildiklerini, sahranın ortasında nasıl zulme maruz kaldıklarını okuyarak büyüdük...

 

"EVLADI KERBELAYIK... BÎ HATAYIK... AYIPTIR, ZULÜMDÜR, GÜNAHTIR" DİYENLERE YAPILAN KERBELA MUAMELESİNİ, ONAYLAR ŞEKİLDE MECLİS KÜRSÜSÜNE TAŞIMAK, MİLLET SEVGİSİYLE, İNSAN SEVGİSİYLE NASIL BAĞDAŞIR?

 

''Dersim'de olanları savunanları insanlık noktasından nasibini almamış olarak değerlendiriyorum''

 

“Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda analar ağlamadı. Ama Dersim’de Kahramanmaraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Başbağlar’da, Gazi Mahallesi’nde analar ağladı. Murat suyunun kandan kıpkızıl aktığını görenler olmuştur”

Analar ağlasın’ diyenler şimdiden Anadolu’yla bağlarını koparmışlardır. Bugün yangını söndürme günü. Ama onlar yangına suyla değil, benzinle gitmeyi tercih ettiler. ‘Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda, Şeyh Said isyanında, Dersim’de anneler ağlamasın mı diyecektik?’ dediler. Çanakkale’de benim yürekli anam oğlunun başına kına yakarak askere gönderdi. Kurtuluş Savaşı’nda analar ağlamadı. Ama Dersim’de Kahramanmaraş’ta, Çorum’ta, Sivas’ta, Başbağlar’da, Gazi Mahallesi’nde analar ağladı. 30 yıldır benim 81 vilayetimde ağlayan analar var. 

 

Necip Fazıl üstad, Dersim’deki manzarayı şu kelimelerle ifade ediyor; Mazgirt Tersemek Nahiyesi’nin halkı doğranmakta. Merhamet sahiplerinden biri, 1 ile 10 yaş arasında 20 kadar çocuğu alıyor. Bir derenin içine saklamışlar. Vaziyet birden haber alınıyor. Çocukların öldürülmeleri emri veriliyor. Fakat bu emri yerine getirebilecek kimse zuhur etmiyor. En katı yürekliler bile böyle müdafaasız masumlara silah kullanamayacaklarını söylemeye mecbur kalıyorlar. Birkaç tecrübe akamete uğruyor. Nihayet, karanlık suratlı bir adam bulunuyor. Ve bir dere içinde, titreşe titreşe bekleyen 20 masumun işini bitiriyor. Murat suyunun kandan kıpkızıl aktığını görenler olmuştur. Ne o tablonun savunulacak bir tarafı vardır, ne de bugün yaşanan manzaranın. 

Biz, analar ağlamasın dedikçe onlar bunu hafife alıyor, anaların gözyaşlarını, anaların acılarını abartmayın’ diyorlar. ‘Geçmişte analar nasıl ağlamışsa bugün de ağlamaya devam etmelidir’ diyorlar. Çünkü kendi çocukları böyle öldürülmedi, kendi çocukları böyle ölmedi. Gözyaşını gözyaşıyla besliyorlar, kanı kanla yıkıyorlar, öfkeye öfkeyle karşılık veriyorlar. Dünün nesline söyleyecek sözleri yoktu, bugünkü nesle söyleyecek bir sözleri de yok. Bunların yarınki nesillere söyleyecek bir sözleri de olmayacak.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Online Sayac