yeni yıl kutlamaları..

bir yılın sonuna daha gelmişken, bir yıl daha geçmişken ömrümüzden, yok oluşa bir yıl daha yakınlaşmışken yıl sonu kutlamalarda neyin nesi oluyor diyebilirsiniz..aslında ben de kendime yer yer öyle söylüyorum ama nafile ne kadar söylesemde her yıl sonu bir şekilde o günü kutluyorum...

insan olarak yaşamı öyle inceden inceye yaşayamadığımızdan, belki öylesi yorduğundan bizi, çoğu zaman kim ne yapıyorsa, kim yaşamı nasıl algılıyorsa biz de öyle yapıyoruz sanki..yıl sonu kutlamaların bir nedeni de bu olabilir kanımca..hani gelenek-görenek minvalinden bir kültür olarak beynimize kazınan çoğu yanlışlar bir de bakıyorsunuz ki yaşamın vazgeçilmezleri olmuşlar ya..yıl sonu kutlamalarıda böylemidir acaba..kimbilir..

tabi birde yoksun-yoksul yaşamın sığınaklarından,aldatmalarından,ilüzyonlarından biridir ki bu kutlamalar bu sosyolojik gerçekliği es geçmemek gerekir..hani yoksullar,umut edenler kendileri için önem taşıyan her durumda adaklar adarlar,'evliyalara'giderler,tapınaklarda saatler geçirirler ,dua üstüne dua ederler ya gelecek için işte yılbaşlarında da buna yakın bir kültür gelişmiştir oğuz atay deyimiyle 'tutunamaynalar'için...ne gariptir ki bu tutunamayan büyük yığın her yıl sonu aynı havayı yaşar gelecek bir yıl için ama, gelecek on yıllarda hep eski yılların buruk bir tekrarı olarak devam eder...

geçerken şunuda söyleyeyim ki umut fakirin ekmeğidir sözü zihinlere boşu boşuna kazınmamıştır; toplumsal yapı o sözü zihinlere bir çivi gibi çakmıştır adeta..ve her daim umut,umut,umut nidaları eksik olmamıştır insanların üzerinden..iyi niyetli ya da kötü niyetli bir şekilde bu söz yaşamımızın projektörü olarak işlev de görmüştür hep..iyi niyetlisine söz yok da kötü niyetlileri için ne demeli bilmiyorum ki 'umudumuzu'bile böylesine ayaklar altına alıp alay edenlere..şans oyunları ve yıl sonu kutlamaların vazgeçilmezi olan milli piyango biletleri de öylemidir sizce,kötü niyetli yüreklerin eğlenceli oyunlarımıdır sizce..

öbür taraftan bazen ben tedirgin oluyorum yaşayamadıklarımdan,elimden alınanlardan,bir daha geri getiremeyeceğim senelerden,zamanlardan dolayı üzülüyorum her yıl sonu..düşünsenize bi çocukluk gidiyor elden,gençlik gidiyor daha ileri yaşlardaysanız yaşam gidiyor elden..ve siz yaşama aşıksanız bir de o zaman seyreyleyin gürültüyü..bana gelince dediğim gibi yaşayamadıklarım ve belkide bir kere yaşayamayacağım zamanların hüznü kaplıyor içimi zaman zaman ve ben bu zamanlarda geçen her güne üzülüyorum...

 bütün bunların sonunda, yazıya son verirken mesela ,yıl sonu kutlaması yapılmaz değil mi?ne yapalım her şeye karşın gelecek yeni yılınız kutlu olsun sözü biraz çiğ bir söz mü olur örneğin? merak etmeyin öyle bir niyetim yok,öyle bir tutarsızlığa imza da atmayacağım..peki ne yapalım bu yıl sonu bu günü,günün akşamını yılın başına bağlayan bu geceyi diğer günler gibi örneğin on aralık gibi mi geçirelim mi diyorsunuz

..bilmem siz bilirsiniz nasıl geçirmek isterseniz öyle geçirin..sonra eğlenmek istiyorsanızda eğlenin ama umuda kapılmayın,umuda kaptırmayın kendinizi...

Yorum (yok) Yorum yaz!

yoldaşça ve dostça kal kardeşim...


          Kasım ayının belki soğuk ve yağmurlu belki yaz günlerini aratan bir sonbahar gününde;kasımın son gününde dünyaya geldi..İlyas Salman diyorya şiirinde 'gelmez olaydım'diye işte o da kimi zaman öyle diyor kendi kendine..Çünkü onunda kendine göre hüzünleri kendine göre açmazları ve sıkıntıları oldu..Onun için 'o'da kimi zaman böyle sitem etti varlığına..


 Kimi zamanda var olduğuna,yaşadığına çok sevindi.Mutlu oldu ve hep yaşamak istedi.Ve bugünlerde de o karışık duyguları gelgitler içerisinde yaşamaya devam ediyor..Ama şu var ki hiç bir zaman en azından 'bilinç'dünyasına girdiğinden beri 'arabesk'bir ruh hali ile bakmadı hayatına.Acısını da,mutluluğunu da ruh halinin hissettirdikleri üzerinden yaşadı; yani acıyı da,sevinci de samimi ve bilinçli hali ile yaşadı hala da öyle yaşamaya çalışıyor.Onun için de acıları da,mutlulukları da etkiledi onu hep..


 Aklı yettiğince,dili döndüğünce haksızlıklara hep karşı çıkmaya çalıştı;egemen olanın,muktedir olanın sorgusunu yaptı hep.Günlük ilişkilerinden,siyaset ve politikaya dair hayata hep hak ve adalet ekseninden bakmaya çalıştı.Gönlü hep yoksullardan,ezilenlerden,gece kondudan;emekten yana çarptı.Onun için dünyaya dayanışma ve eşitlik penceresinden ve o özlemlerle baktı.Dayanışmanın ve adaletin dünya için tek geçerli ve olması gereken sistem olduğunu düşündü.Hala da öylede düşünüyor..


 Doğduğu toprakların fakir ve yoksul halkı,o halkın yaşadığı ve bizatihi kendisinin de içinde olduğu emekçi insanların dünyası 'o'nu toplumcu düşünmeye sevk etmişti belkide.Belki de 'o'bizzat yaşadığı ve tanık olduğu çaresizliklerin,acıların gündemini yazıp duruyordu;öyle bakıyordu hayata,nerde bir çaresiz görse yüreğinin sızısını bir kez daha ve güçlü bir şekilde hissediyordu.Köyünde geçen çocukluğu,sonrasında ki İstanbul macerası,gecekondular,çamurlu yollar,fakirler yoksullar..Çok iyi biliyordu o dünyayı..
 Sevdaları da,aşkları da aynı bilinçle oldu,aynı ciddiyetle...Tabi ki kaskatı kesilmiş bir duygu dünyasında yaşamadı.Sevabı ve günahıyla dolu dizgin geçti duygu dünyası..Tabi ki onunda pişmanlıkları,hataları, oldu ama insan halinin bir gereiğiydi belki bu ve belki de onun için engel olamadı sonradan pişmanlık duyduğu 'yapmamam gerekirdi belki de' dediği şeylere..
 Kendisini nasıl tanımlardı peki o ;sakin,kendi halinde ve iddiasız ama silik ve sönükde değil.Belki bazen yakın arkadaşlarının şaka yolluda olsa 'o'na megoloman ,kendini beğenmiş dediği olmuştur.Belki de kimi zaman öyle olmuştur dedik ya insan bu bazen hata yapabiliyor..Neyse onun Türküleri çok sevdiği bilinir,kitapları sonra,tiyatroyu,sinemayı,özellikle türk sinemasını..Ki türk filmlerinde özellikle 'babam ve oğlum'da ağladığı dilden dile dolaşmıştır kimi zaman..Bilindiği kadarı ile şiiri de çok sever ahmed arif,nazım hikmet,hasan hüseyin korkmazgil sevdiği şairlerin başlarında gelir.Yaşar Kemal okumalarının roman dünyasında ayrı bir yeri vardır onun..Al gözüm Seyreyle Salih romanı çocukluğunun unutulmazıdır mesela..
 Doğduğu şehir olan tokatı her ne kadar çok iyi bilmesede yinede sevdiği bilinir, onun dışında Sivası ikinci memleketi olarak tanıtır.Ayrıca Ankara,Konya,Karabük İzmir'i                de sever.Ayrıca şu da bilinir ki Anadoluyu çok seviyordur o ve ülkesinin her köşesine gitme isteği her daim olarak kalacaktır onda...
 Ve işte 'o'şimdi doğduğu günün yıl dönümünü 27.yılında karşılıyor.Karşılarkende yine yüreği 'herkes için herşey' diyerek çırpınıyor...İyi ki doğdun diyenlerin sesi gelir mi onun kulağına bilmiyorum ama ben burdan 27.yılında ona yani 'aydın'a iyi ki doğdun demekten ziyade dost gülüşlü bir selamımı göndermek istiyorum..Yoldaşça ve dostça kal kardeşim aydın..

Yorum (yok) Yorum yaz!

sözden öze:muharrem temiz

İnsan söze döktüğünde kendini seviyoruz, özlem duyuyoruz, ayırıyoruz; sözünü, dilini temiz tutan insanı büyütüyoruz gözümüzde, ‘insan olmak budur’ işte diyoruz.

Aslında bu düşüncemizin bir arka planı var o da şu ki; insan nasıl besleniyorsa hayattan öyle konuşur, öyle dile getirir derdini, tasasını öyle söyler. Ve söylediği her söz de aslında nasıl bir dünyada yaşadığını, nasıl bir yaşam düşlediğini, kendine ve hayata dair nasıl baktığını özetler bize. İşte onun için sözler çok değerlidir, çok kıymetlidir. Ve yine o sözler yarattığı güzellikle sadece sözü söyleyen insanı güzel kılmaz, bizi de alır götürür bir yerlere..

            Ben mesela bazen karşımdaki insanın kurduğu cümlelere, ses tonunun o ağırlığına, sözlerdeki o asil, o anlam yüklü dizelere tabir yerindeyse aşık olurum nerdeyse.

Bu nasıl bir anlatım biçimidir, ‘bir yürek nasıl böyle tertemiz dile gelir de kendini sevdirir hayran bıraktırır dinleyene kendini’ derim. Sakın burada diksiyonunu çok düzgün, belagat sanatı çok yüksek olan insanlardan bahsettiğim anlaşılmasın; yok, ben o insanları kast etmiyorum. Benim burada sözünü ettiklerim yüreklerinin ışıltısını,sevincini,hüznünü, ‘masumiyetinin zerresini’ kaybetmeden bizlerle paylaşan insanlar..

            Sözler sadece konuşmada değerli değildir ama; sözün kıymetli biçimde dile getirildiği her yerde sözler o asilliğini o derinliğini o güzelliğini yaşar ve yaşatır. Ama özellikle bu sözlerin dile geliş biçimindeki araçlardan biri olan müziksel anlatı bu anlamda farklıdır, ayrıcalıklıdır, önemlidir. Çünkü müzik de sade bir sözün yerine onu beste ve enstrümanla kuşatan bir değerler manzumesi vardır. Ve bu manzume genel olarak sanat diye isimlendirilir. İşte bu sanat da hakkıyla yerine getirildiği zaman o yazının başından beri önemini ifade ettiğim asil sözler adeta büyülüyor insanı, adeta bir ırmak olup akıyorsunuz o sözleri dinlerken.

            Ben müzik dinlerken işte hep bu bakışla dinlemeyle çalışırım yani ne müzik türü olursa olsun sözün ve sazın değeri kendini ifade etsin derim. Derim demesine ama benim için yine de halk müziğinin yeri ve değeri ayrıdır. Bu ayrıcalık nedeniyleder ki birçok halk müziği sanatçısını dinleme fırsatım olmuştur. Ama bu sanatçılardan biri var ki onu özellikle zikretmeden geçemeyeceğim: Muharrem Temiz..Belki birçoğunuz ismini duymadı işin açığı ben de böyle bir ses ve sanat ustasını geç tanıdım. Ama tanıdığım günden beri de Muharrem Temiz benim için sözün değerini müzikle birleştirerek ifade eden yegâne sanatçılardan biri oldu. Öyle ki Dertli Divani’nin bilgeliği, Musa Eroğlu’nun derin sevda söyleyişi, Erdal Erzincan’ın sazı Muharrem Temiz’de bir vücut olup meydana gelmiş sanki. Hüznün en acısını, ayrılığın sızlayan yarasını, özlemleri, aşkı öyle bir anlatır ki Muharrem Usta daha denilecek söz, edilecek laf kalmaz geriye kalan. Bu ustalığın bir yansıması olsa gerek ki de Ustanın sazıda aynı mükemmellikte ve aynı değerde akar gider sözlerin yanında. Yani anlayacağınız Muharrem Temiz derya olmuştur artık, üstad olmuştur, derviş olmuştur
           Söz ve sazda bu dervişin yüreğinden kopup gelen esintidir aslında. O dervişin yüreği, düşleri, sevdaları o kadar anlamlı, içten ve sıcaktır ki dizelerde, müzik sadece bunun yansıması olmuştur. Sözün kıymeti o sözü edenin kıymetinde gizliyse, Muharrem Hoca’nın o soylu ezgileri ve sesi de yine hocanın yaşamında gizlidir. Sözden yüreğe, türkülerden bilgeliğe geçişin özeti de Muharrem Temiz’dir aslında.Ben bu özeti Ustanın;  ‘Ben yolcuyum helallaşak sabahtan’ isimli türküsünü dinlediğimde gördüm ve hissetim. Bir de siz dinleyenin bakalım ustayı nasıl göreceksiniz.

Ben yolcuyum helallaşak sabahtan
Bu ayrılık devam eder bir zaman
Bir buse alayım o gül yanaktan
Bu ayrılık devam eder bir zaman

Seher yeli gibi sineme esme
Ben sana gücenmem sen bana küsme
Gurbette galırsam mektubun kesme
Bu ayrılık devam eder bir zaman

Gene dumanlandı dağların başı
Durmayıp akıyor gözümün yaşı
Hatırdan çıkarma Âşık bektaş'ı
Bu ayrılık devam eder bir zaman….

Yorum (1) Yorum yaz!

kızılbaşlar

              Sinek murdar değil ama mide bulandırıyor işte; densizin birisi kalkıp bir söz ediyor sonrasında cevap verseniz bir türlü vermeseniz başka bir türlü.

Star tv’de kendisi 80 yaşında olmasına rağmen akıl yaşı hala 10’lu yaşlar seviyesinde olan adamın dediklerini duymuş ya da okumuşsunuzudur. Güzelim beynini ve aklını beyhude olarak bu yaşa kadar boşa taşımış olan söz konusu zevat Kızılbaşları yani Alevileri güya sapıklıkla, güya ahlaksızlıkla suçluyor.

Dediğim gibi bu adam beynini doğru kullanamayan,akıl diye taşıdığı şeyin farkında olmayan bir zavallı olabilir eğer böyleyse o adamı kliniklere havale etmek lazım ama değilse durum değişiyor işte..

Çünkü aleviler böyle adamları tarihler öncesinden tanıyor, yüzyıllar öncesinden biliyor.

Osmanlı padişahlarından,katil sadrazamlardan;onların soytarı bürokratlarından tanıyor aleviler böyle adamları..

Taa tarihler öncesinden katline ferman yazdılar aleviler için bu gerici,yobaz faşist takımı..

Neler yapmadılar ki Alevileri yok etmek için, davalarından geri çevirmek için,yollarına ihanet etmek için hangi zulümleri yapmadı bu insanlıktan nasibi almamış haydutlar..

Kuyular mı kazmadılar Alevileri öldürmek için,dar ağaçları mı kurmadılar,işkence haneleri mi yaptırmadılar Alevilere kıymak adına..

Onun için aleviler bugünün faşistini dünden tanıyor, biliyor; ve o Aleviler her türlü kıyıma,zulme ve işkenceye rağmen yollarından dönmediler..

Ve eminimde dönmeyeceklerdir..

İnsanı tanrı mertebesine yükselten tanrı-insan özdeşliğini insan suretinde açıklayan, tarihsel olarak  bütün insani, erdemli inanç ve düşünceleri kendinde toplayan bir yoldan dönülür mü?.

Eline, beline, diline sahip olmak gibi hayatın nasıl yaşanması gerektiğini bir çırpıda özetleyen bu yoldan dönülür mü?

Tarihten bugüne hiçbir zaman zalimin yanında yer almamış, emeğin, adaletin, dayanışmanın rehberliğinde var olmuş bir inançtan dönülür mü hiç?

Kadın erkek eşitliğini yüz yıllar öncesinden benimsemiş, aydın ilerici yaşam tarzı ile laikliğin ve hoş görünün temsilcisi olan bir yoldan dönerler mi hiç aleviler?

İşte dönmedikleri için ortaya kondu bu aşağılık iftiralar ve yalanlar..

Kılıç zoruyla yapamadıklarını psikolojik olarak yapmak istediler.

Sürdüler,kovdular,sürgün ettiler..

Bakın alevi köylerinin çoğu dağın bayırın içindedir;çünkü zalimden ancak böyle korunabiliyorlardı..

Zorla cami yaptılar alevi köylerine;kabul etmiyorlardı çünkü Alevilerin ibadet yerlerini bugünde hala öyle değil mi sanki..

Anayasaya bile zorla din dersi koydular, ne olacaksa işte Alevilere baskı yapmanın dışında..

Bu arada faşist Evren’e de sormak lazım zorunlu din dersi de akan kanları durdurmak için mi anayasaya koydurulmuştu..

Demem o ki aleviler bu faşistleri, bu faşistlerin yaptıklarını dediklerini yüz yıllar öncesinden biliyorlar.

Onlar değil miydi cem evine cümbüş evi diyen, cem evlerini yıkmaya giden,diri diri insanları yakmaya çalışan onlar değil miydi?.

Pir sultan’dan,Nesimi’den,Hallacı Mansur’dan biliyorlar aleviler bu faşist takımın yaptıklarını..

Onun için aleviler böyle densizlere pabuç bırakmayacaklardır; galeyana gelmeyeceklerdir, ağırlığını ve vakurluğunu koruyacaklardır.

Aleviler bu açıdan rahattırlar çünkü karşılarındaki bu faşist güruh onlar için tanıdık ve Aleviler böyle faşistlerin tahriklerine hiçbir zaman kapılmayacaktır.

Diğer taraftan şu var ki alevi düşmanı densiz yaratıklar eğer Alevilerle ilgili bir şey söyleyecekse önce durup düşünecek, sonra konuşacak.

Gidip bir Şeyh Bedrettin’i okuyacak, gidip Şah Hatayi’nin deyişlerini alacak, kul himmetten 7 büyük alevi ozanın deyişlerine göz gezdirecektir.

Eğer aleviler hakkında bilgi sahibi olmak istiyorsa Aleviliğin tarihsel kökenine bakacak; bu zengin inancın diğer inanç ve felsefeler ışığında nasıl gelişim gösterdiğine bakacaktır.

Mani dininden, Şamanizm’e, Zerdüştlükten, İslamiyet’e, Gök tanrı inancından, Hıristiyanlığa kadar birçok inanç ve felsefeden beslenen Anadolulun bu kendine özgü inancına saygı duyacaktır.

Öyle kabullenecektir;nasıl ki aleviler kendilerine zarar vermediği sürece bütün inanç ve düşüncelere saygı duyuyorsa..

Son olarak şunu ifade etmek gerekir ki;

Alevilerle uğraşmayın çünkü Alevilik insanlık adına bir fırsattır, zenginliktir,onurdur tabi bunu anlayabiliyorsunuz..

Yorum (2) Yorum yaz!

İstanbul'u nasıl bilirsiniz..


Bazen sistemin yarattığı eşitsizliği göstermek çok zor olur. Bir dünya söz söylersiniz bir dünya açıklamada bulunursunuz ama tüm bu söylemler ‘lafta’ kaldığı için etkili olmaz. Rakamlar sunarsınız mesela açlık sınırında şu kadar insan var yoksulluk sınırında şu kadar insan var dersiniz bu kez de ‘teknik’bir dil sarar sosyal ve gerçek olanı. O zaman yine gerçeklik dilini bulamaz yine söylem anlatılmak isteneni tam olarak ortaya koyamaz. Onun için çoğu zaman sokağa çıkmak, sokaktan, birebir yaşananlardan örnek vermek daha sahici olur, daha anlamlı olur.

            İstanbul’u, bu satırları okuyanların çoğu bilir, İstanbul’u olmayanlarsa ya dizilerden ya da fotoğraflardan bir şekilde İstanbul’la tanışıklığı yaşamıştır. İstanbul’u içerden bilenler yani İstanbullu olanlar bu kenti çoğunlukla deniziyle, sahiliyle, alışveriş merkezleriyle, boğazıyla bilir öyle tanıtır; İstanbul’la dışarıdan tanışıklığı olanlarsa yine bu kenti parıltılı fotoğraflarıyla, o debdebeli alışveriş merkezleriyle ne bileyim ‘kanyonuyla’, ‘akmerkeziyle’ vb bilumum o ‘nezih’ o ‘lüks’ yerleriyle tanır bir şekilde. Öyle düşünür; hani bi aralar bir televizyon kanalında ‘Bin bir gece’isimli bir dizi vardı, bilenler bilir dizinin başlangıcında İstanbul’un havadan çekilen görüntüleri ekrana gelirdi; aman allahım o ne ihtişam o ne güzellik, o ne boğaz öyle. Onun için İstanbul’a bu diziden bakanlar ya da bu dizinin İstanbul’dan anladığı böyle bir görkemdir işte. Ve tam bu nokta size sunulan bu İstanbul tasvirleri, yani o görkemli, o harikulade İstanbul vaziyeti bir şekilde sizin bilincinize yerleştirilmiş olur. Ve siz bu noktadan sonra her ne kadar İstanbul bir çelişkiler şehri ve düzenin asıl çelişkilerin en yalın haliyle gözlemlenebileceği yerlerden birisi de İstanbul deseniz de nafiledir artık. Boşuna kendinizi yormayın İstanbul bir kültür başkentidir, bir zenginliktir İstanbul...

            Yazının başında da ifade ettim ya derdinizi anlatmak için söz, teori, dil, gerçek olanı göstermek için çoğu zaman yeterli olmaz. İstanbul’un bu pür zenginlik ve ihtişamının bir yalandan ibaret olduğunu, zenginliğin tıpkı diğer şehirlerde olduğu burada da egemenlerin yaşadığı yerlerde olduğu gerçeğini o ‘göz kamaştırıcı’ alış veriş merkezlerin birer insanlık ayıbından başka bir şey olmadığını İstanbul’un bir mahallesi ile anlatacağım.

   Şimdi derinden bir of çekmenin hemen öncesindeki satırlara gelmiş bulunuyoruz. Hani yukarda dedim ya ‘kanyondur’, ‘akmerkezdir’ efendim türlü türlü plazalardır, işte onlara çok değil 15 dakika uzaklıkta bir yer var istanbulda. Ve biliyor musunuz o yerde tam 26 yıldır ne su var, ne yol var, ne okul ne de herhangi başka bir altyapı hizmeti var. Düşünebiliyor musunuz tam bu yerin on dakika ötesinde o devasa kulerde, eğlence merkezlerinde fıskiyelerle oluk oluk su boşaltılıyor. Ve yine o suyun olmadığı bu mahallenin hemen yanında o zengin, şatafatlı, debdebeli villalar içinde -ki ‘Zekeriya köydür’ burası- sular havuzlardan dolup taşarak akıyor ama bu insanların evlerine su hala verilmiyor. Belediye tankerle su getiriyor haftada iki kez ne büyük lütüf ne büyük insanlık... İşte o su tankerleri o plazaların, o alışveriş merkezlerini o debdebeli villaların makjaylı parıltılı yüzünü bir çırpıda ortaya koyuyor. Ki, sonra haliyle çok çirkin bir İstanbul ortaya çıkıyor.  Daha doğrusu ben öyle diyorum, ama bazıları hiç de öyle demiyor bütün bunlara rağmen.

Bütün bunlara rağmen İstanbul bir dünya kenti, bir kültür başkenti, bir zenginlik olarak sunuluyor. Kimi kandırdıklarını sanıyorlar anlamıyorum ki..

            Unutmadan şunu da söyleyeyim İstanbul’da yaşayanlar bilir bu şehrin sırf su ve kanalizyon için kurulmuş bir genel müdürlüğü var. Allah aşkına sormak lazım niye var bu genel müdürlük Kanyon’un Akmerkez’in havuzlarını doldurmak için mi var..Sonra bu şehrin belediyesi,eğitim müdürlüğü,milletvekili yok mu..Her şeyi bir kenara bıraktım da o Zekeriya köyde, o debdebeli villaların içinde, havuzlarının içinde serinlerken, su tankerini bekleyen insanların yanıbaşında olmak vicdanlarını sızlatmıyor mu bu asilzadelerin bu kibar beyefendi ve hanım efendi burjuvaların. Nasıl içlerine sığdırıyorlar acaba böylesine tiksinti verici bir  durumu…

            Fazla söze hacet yok. Ne diyeyim bir yerde alışveriş merkezleri bir yerde suyu olmayan evler. Hangi İstanbul’u görmek istiyorsanız onu söyleyin, ona sahip çıkın…


Başkanın halleri ve Bir Fenomen olarak Gökçek…



Biliyorsunuz başbakan Ramazan ayı olmasına rağmen tüm gücü, enerjisi ve performansı ile yine Tayyip Erdoğan farkını ortaya koyuyor. Atıyor,tutuyor,kızıyor..Diyeceğim Başbakan aynı başbakan. Ama geçenlerde bir şey dikkatimi çekti Başbakan her ramazanda yaptığı gibi iftarını bir gecekondu evinde açtı. Sonra gecekondu sokağında protestolarla karşılaştı. Sokağın yolları hala toprakmış dolayısıyla da insanlar sokağın yapılmasını istedi. Başbakan ne dese beğenirsiniz: ‘Gidin Çankaya belediyesinin önünde oturun’. Çankaya belediyesi kendi partisinde değil ya. Rahat rahat konuşuyor. İyi de sayın başbakan sokağa çıkana, oturma eylemi yapana, tepki gösterene ağzını açana senin polisin copla, gaz bombasıyla, panzerle, saldırmıyor mu; senin polisin değil miydi 1 Mayısta acil servise bile gaz bombası atan. İnsanları sokağa çıkardığınız var mı ki eylem yapın diyorsunuz. Ha bu arada unutmadan yine sen değil miydin gecekondular şehrin ‘urlarıdır’deyip insanların evlerini başlarını yıktıran şimdi gecekondu sever mi oldun?

           
Melih Gökçek zatıâlilerine gelince onu artık konuşmak bile istemiyorum ama ne yapalım bazen insan kendini tutamıyor. Bu parlak insan dehasının son icraatını bilmem duydunuz mu?. Zatıâlileri zaten pahalı olan Ankara ulaşımını daha pahalı hale getirip ulaşım ücretlerine zam yapınca bir dernek bu duruma itiraz etmek için mahkemeye dava açtı. Haliyle mahkeme de davacıyı haklı buldu ve zamları durdurdu. Ve bu durum karşısında o insan türünün en parlak en zeki örneği Gökçek ne yaptı biliyor musunuz? Ulaşım ücretlerinde 1 kuruşluk indirim yaptı. Yani yeraltı treni ve Ankara ücretleri 1,40 liradan 1,39 liraya. Özel hat otobüsleri ve minibüslerse 1,70 liradan,1,69 liraya indirilmiş oldu. E haliyle piyasada 1 kuruş da olmadığı için indirim teorik olarak bile yapılmamış oldu bu zeki başkanın sayesinde. Yani hiçbir şey diyemiyorum, bravo gökçek yine gökçek farkını ortaya koydun. Tabii bu biraz maharet işi herkesin aklına gelir mi böyle deha fışkıran fikirler.. Ha bu arada sen bu ulaşım işin de biraz zorlanıyorsun sanırım bak İzmir’de Dikili belediyesi var ve orada toplu taşıma ücretsiz olarak sağlanıyor belediye tarafından. Senin başka dâhiyane fikirlerin yoksa Dikili’de bir Osman başkanın yanına uğra yoksa ulaşım işinden senin başın daha çok ağrıyacak gibime geliyor…

Yorum (1) Yorum yaz!

gündemden kareler:Tatil beldeleri ve Grevler..

               Hep diyorum ya medya masum değil,gündem masum değil sadece göstermek istediklerini gösteriyorlar işlerine geleni gösteriyorlar diye, gün ben gün bu kanım güçleniyor gördüklerimle ve yaşananlarla..

            Ülkenin en tirajlı gazetelerine bakın, ülkenin en çok izlenen televizyonlarına bakın kendinize dair, yaşamınızın sorunlarına dair ne bulabiliyorsunuz

Cevabı ben vereyim hiçbir şey; hadi biraz hafifleteyim çok az şey..

Gazetelerden başlayalım; istisnasız bir çoğu gazeteyi ‘cinsel obje’ üzerinden yazım ve görsellik ile dile getiriyor..

En ciddi haberleri bile bu dil üzerinden vermeyi yeğliyorlar; herhalde insanlar öyle haber, olgu, durum değerlendirmesi yapmasın diye bunu yapıyorlar. Çünkü nihai olarak yapılan ticari bir iş ve ticari işin de ‘siyasi’tarafı olmaz. İş siyasete girerse ticaretimizi yapamayız diye düşünüyorlar sanırım..

Muhafazakâr basını hiç söylemek istemiyorum onların derdi çok başka onların ne yaşamın gerçek sorunlarıyla uğraştıkları var ne de böyle bir perspektifleri. Hele bu günlerde tam bir iktidar tapınmacılığına başlamışlar. Varsa yoksa iktidar partisinin yaptıkları, ettikleri; bol bol iktidar güzellemesi yapıyorlar. Bunu ‘mütedeyyin’yandaşlıklarından çok ticari kaygılarla yapıyorlar gibime geliyor.

En azından görünen bu..

Neyse konuyu dağıtmayalım..

Ne diyordum basın, evet basın…

Size bir soru şimdi..

Hali hazırda ülkemizde şu an binlerce işçi greve gitmiş durumda, paralarını alamıyorlar,çalışamıyorlar hem de ülkenin dört bir yanında..

Bundan haberiniz var mı? Kaç insan evine ekmek götüremiyor mesela, kaç işçi grevde, kaç işçi sendikalı diye işinden atılmış, işsizlik oranı kaç olmuş bileniniz var mı?

Bileniniz var mı 10 milyon insanın sigortasız, sosyal güvencesiz çalıştırıldığını?

Her 5 gençten birinin işsiz olduğunu..

Eminim çoğunuz bilmiyorsunuz.

Çünkü bunu haber etmiyorlar,televizyonlarda,gazetelerde bu haberlere yer vermiyorlar..

Peki bu, bilmem hangi mankenin nerde tatilini geçirdiği, bilmem hangi mankenin bu yıl hangi bikini ile plajlarda boy gösterdiği kadar haber değeri taşımıyor mu?.

Çok mu önemli kimin kim ile eğlendiği,tatil beldelerinin sosyetik güzellerinin gününü nasıl geçirdiklerinin ne anlamı var gündemimiz de..

Basılan kağıda,yazılan mürekkebe,onu işleyen emeğe,kullanılan makineye yazık değil mi en azından..

Bunun ticaretinden para kazanalar için ortada bir sorun olmayabilirde,insanlık için ortada çok ama çok ciddi bir sorun yok mu şimdi..

Ne oluyor insanlığa,akla,vicdana,fikre,düşünceye..

Bakın bursa da asil çelik işçileri 200 gündür 550 işçi ile grevdeler. Hem de neden biliyor musunuz? Ortalama 550 tl olan ücretlerinde iyileştirme olması için..

Peki bundan kaçımızın haberi var..

Kaç yerde okudunuz bu haberi..

Yine bursa da 230 gündür grevde olan asemat işçilerinin mücadelesini, Gebze de 430 gündür grevde olan e kart işçilerini, İstanbul sinter işçilerinin 240 günlük grevlerini ve daha onlarca grevi,yani yaşamın mücadelesini,çetinliğini,zorluğunu,zorbalığını kaçınız,kaçımız duyduk.. Bakın ‘Sinter’ fabrikasında sendikaya üye olduğu için işten atılan Ferit Yalçın ne diyor:

‘Üç kuruş fazla nasıl kazanırım diye düşünüyorsun, aldığın ücret asgari ücret, az bir zam geliyor, ardından işine son veriliyor. Başlıyorsun iş aramaya, zamlı ücretinde değil asgari ücretle iş buluyorsun, yine zam geldi işler yoluna girdi derken işine yine son veriliyor. Bu şartlarda arkama baktığımda hiçbir ilerleme kaydedemediğimi görüyorum,yine sıfır yine sıfır..

Bugüne kadar neden evlenmediğini ise Ferit Yalçın (37): Evlenip iki kişi rezil olmaktansa tek başıma rezil olurum daha iyidir'diye açıklıyor…

Hiçbir yerde duyuyor muyuz bu halleri, bu gerçekliği, hayatı karabasana çeviren düzenin bu gerçek yüzünü…

Duymuyoruz, çünkü duyurmuyorlar,bu haberler de bir haber değeri görmüyorlar anlaşılan..

Ve bizde bu haberciliğe,bu kepazeliğe ortak oluyoruz maalesef..
Kepazelik diyorum çünkü işimiz, aşımız, insan gibi yaşama sorunumuz varken bunların derdini yaşıyorken biz, kameralar hala bodrumda, Marmaris de bilmem ha

ngi tatil beldesinde ‘ünlüler’in peşinde.

Ve o ünlülerde, gazetelerde,TV’lerde ve oradan da evimizin,belleğimizin içinde..

Demem o ki ticari gündem, ticari değerler ve çıkarları üzerinden bir dil ve söylemle yaşamdan kareler sunuyor bizlere.,

Ticari gündemden yansıyan kareler neden bu denli çirkin, yoz ve sahte peki?

Bu sorunun cevabını da sizlere bırakıyorum..

Yorum (3) Yorum yaz!

İnsanlığın bir hali:Kürtlük

         ..... Keşke olmasaydı keşke insanlığın ne kürt ne türk ne Çerkez ne arap ne de başka bir hali olsaydı. İnsanlığın geçmiş, örf, adet, dini inanç; dil, kültür olarak tek bir hali olsaydı. İnsanlar keşke her şeyde bir olabilseydiler ayrım olmaksızın yaşamın tüm değerlerinde ortaklaşabilseydiler. Ama olmadı işte daha doğrusu böyle olmamış. Ve böyle olmayışının bir açıdan sonucu olarak,  savaşıp duruyoruz..

Şimdi ‘olur mu böyle de güzel’ diyenleri duyar gibi oluyorum.

Kim bilir belki de haklılar. Belki de insanlığın bu çok kültürlü, çok kimlikli, çok ‘değer’li hali bir kazanım belki de insanlık için. Kürdün bir halayı, çerkezin bir türküsü, azerinin bir oyunu, türk’ün bir zeybeği bir zenginlik ve bir güzellik katıyor insanlık için. Olabilir, olabilir de ne yazık ki biz bu zenginliği ve bu değeri yaşayamıyoruz. Biz sadece ayrışmalar ve bölünmeler üzerinden algılıyoruz dini, etnik ve kültürel ayrışmaları. Onun içindir ki bugün dünyanın dört bir tarafında dini ve etnik kavgalar, savaşlar devam ediyor.

         Bu kavga ve ayrışmaların acı bir gerçekliği de ülkemizde yaşanıyor maalesef. Hem de öyle 20-30 yıldır yaşanmıyor. Yüzyıllardır yaşanıyor. Bu kavga ve ayrışmanın nedenlerine dair pek çok değerli bilimsel eser yazılıp çizilmiştir şimdiye dair. Onun için ben burada yaşadığımız bu kavga ve ayrışmanın nedenlerine ve sorumlularına değinmeyeceğim. Ben burada başka bir şey söylemek istiyorum izninizle.

         Oda şu: Siz de biliyorsunuz ki insan, tarihsel ve kültürel olarak insandır. Yani siz tarihten devraldığınız değerler toplamı ve sosyolojik ilişkiler ağı ile bir birey olarak ve o bireyin devamında da bir halk/millet olarak var olursunuz. Bu ‘sosyal’ insan hali de sizi diğer tarih ve sosyolojik insan hallerinden ayrıştırır. Yaşamın ve tarihin doğasında bu vardır çünkü. Yukarıda da ifade ettiğim gibi keşke herkes aynı kaynaktan beslenerek yaşamda var olsa ama öyle değil işte. Farklı kaynaktan beslendiğimiz içinde doğal süreç içinde ve yaşam alanlarımızda ayrılıyoruz. Buraya kadar her şey normal. Ama bu ayrışmanın vardığı yer ulusların/insanların bir birleri üzerinde baskı kurduğu, yaşam alanlarını daralttığı, üstün kimliklerin yarıştırıldığı yer olduğu zaman millet, milliyetçiliğe, milliyetçilik de faşizme bürünüyor. Onun için bu doğal sürecin yarattığı ayrışma ezeli ve düşmanca bir ayrışmaya da dönüşebilir velakin dikkatli olmak lazım…

                Türkiye’miz de de kürdün ve türkün ayrışması, bu doğal farklılığı olduğu gibi algılamayan; ayrışmayı farklılık olarak değil, üstünlük-eksiklik olarak gören düşüncelerin savaşımı yüzünden oluşmuştur. Daha açık bir ifade ile söylersek bugün ‘kürt sorunu’varsa bu sorun etnik ve milliyetçi temelde ortaya çıkarılmaya çalışılıyorsa, bunun sebebi faşist zihniyetli düşünce ve yasalardır. Bir kürdü, değerlerinden ve tarihinden koparan onu dipçikle adam etmeye çalışan ve oradan da Kürtlüğü yok eden düşünce bugün kürt sorunu dediğimizi hadiseyi yaratmıştır. Gayet tabi ki kürt tarafından da bu ayrışmayı faşist bir bilinçle düşmanlığa çevirmeye çalışanlar olmuştur; ama asıl günahlı, bir halkı topyekûn bir biçimde ‘değersizleştiren’düşünce ve yaklaşımlar olagelmiştir.

         Bugün kamuoyunda ve ‘gündemde’ yer bulan kürt sorununun çözümü için arayışlar süreci bu açıdan oldukça önemlidir. Çünkü bu iki millet ve diğer bütün milletler özgünlüğü ve zenginliği çok kültürlü, çok kimlikli olarak bir arada ve kardeşçe yaşamalıdır. Kimse bir ulusu diğerinden değerli ya da önemli görmemelidir. Yaşanan çözüm için arayış süreci tabi ki eleştirilebilir, tabi ki eksik ve hatalı yanları olabilir. Ama artık bu farklılığı kabul edelim; bir düşmanlık, bir ayrışma olarak değil eşit ve özgür bir dünyada türlü türlü ve renk renk çiçek olarak görelim farklılıklarımızı ve birbirimize öyle bakalım..

Yorum (yok) Yorum yaz!

çelişkiler içerisinde bir dünya

Bir acayip dünyada yaşıyoruz vesselam; birileri ağlarken günbegün birilerinin kahkahaları mahalleler ötesinden duyuluyor.

Birileri günlük nafakasını çıkarmaya çalışırken sabahın köründen günün gece yarısına kadar diğer birileri sahip olduğu servetin haddi hesabını bilmiyor.

Böyle bir dünyada yaşıyoruz işte, tezatlıklar ve çelişkiler içinde.

Ha bir de gazete köşelerinde sürekli yazıp çiziyoruz; bir dünya gündem var ya yorumlamaya, onları yorumluyoruz işte.

Ne de olsa yorumlayacak konu çok ve bu konulardı da yorumlamak, olaylar karşısında fikir ileri sürmek bizim işimiz.

Gazetede ‘köşe yazıcılarının’işi.

Dedim ya garip bir dünyada yaşıyoruz.

Köşe yazıcıları olayları yorumluyorlar, günlük yaşantımızın içini sokuyorlar; mahallenin en garibanı bile bu durumda fikir ileri sürme gereği bile duyuyor ama; 'köşe yazıcısı' her nedense sözünü ettiğim bu tezatlıklara bu çelişkilere bir türlü değinme gereği duymuyor.

Bakın bu yaman çelişkilerden birine değineyim şimdi:

Biliyorsunuz son ekonomik kriz sonrasında başta Türkiye olmak üzere dünyanın hemen her yerinde hayat alt üst oldu nerdeyse.

En azından bize öyle söylendi hayatın alt üst olduğu, krizin herkesi ve her şeyi etkilediği, ekonomin durgunluğa girildiği söylendi.

Tabi bu durumun sonucu olarak da ekonomi otoriteleri önlemlerini aldı, şirketler bir dünya insanı işten çıkardı, işinden etti.

Bir çok insan bu durumun sonucunu aşını,işini kaybetmekle kalmadı,kendini de kaybetti,cinnet geçirdi,intihar etti…

Bir çok ocaklar söndü bir çok eve ateş düştü;işsizliğin,parasızlığın,geçinememenin ateşi..

Üniversite mezunları hayallerinden oldu, hali hazırda çalışanlar, bir çırpıda kapı dışarı edildi, anlayacağınız kimsenin gözünün yaşına bakılmadı,herkes bir başına öylece bırakıldı..

Peki, bütün bunlar yaşanırken, insanlar bir çırpıda kapı dışarı edilirken, diğer tarafta neler oluyordu.

Diğer tarafta olanı İstanbul Sanayi Odasının açıkladı ve açıklanan 500 DEV firma diğer tarafın ne durumda olduğu gayet iyi bir şekilde ortaya koyuyordu.
Açıklamalara göre diğer taraf aslında hiç de krizde değil, hiç de öyle ekonomik sıkıntı falan yaşamıyorlardı.

Kriz diye düşürülen ücretlere, işten çıkarılan işçilere, verilen ücretsiz izinlere karşın diğer taraf yine büyümüş, kar etmiş, yine devliğini korumuş.

İsteyen İstanbul Sanayi Odasının rakamları ile bu söylediklerimi daha yakından görebilir;hatta yazdıklarımı eksik dahi bulabilirler bu rakamlar sonucunda..

Peki, neden böyle?

Dünya herkes için ve her yerde yaşanabilir değilse, üretilen ürünlerin, ekonomik büyümenin, sermayenin, gelişmenin bir anlamı olabilir mi?

Ya da siz kriz var deyip onca insanın hayatını bir çırpıda alt üst ettikten sonra keyif çatmanın, sefa sürmenin, bir açıklanabilirliği bir izahı olabilir mi?


Sanırım bütün bunların cevabı olumsuz olacak..

Onun için ve yaşanan tüm bu tezatlıklar tüm bu çelişkiler için gündemi doğru okumak doğru belirlemek gerek..

Çünkü ikiyüzlülük insanın yüzünden akmaya başladıktan sonra, o insan nasıl çekilmez hale geliyorsa,hayatta inanın böyle..

Bir saatten sonra ne insan karşısında zorbalık eden çekilebilir, ne de bu zorbalığa göz yuman yazar.çizer..

Yorum (yok) Yorum yaz!

önerisiz düşünce ve siyaset

Bir düşünce ya da görüş, karşıtı üzerinden değil de kendi söylemleri ve ideolojisi üzerinden vücut buldukça anlamlı olacaktır diye düşünüyorum. Öyle ki ‘karşı’ taraf üzerinden kendine güncel ya da siyasal alanda mevzi edinmeye çalışan görüş, bir yerde söylenmesi gerekenleri değil, söylenmemesi gerekenleri vurgulayan bir duruş ortaya koyacaktır. Burada denilebilir ki; ‘iyide yanlışlığın vurgulanması,doğrunun farklı olduğunu da ortaya koymaz mı’..Bir yerde öyle ama buradan kendimize siyasal yada düşünsel mevzi edinmemiz doğru olmaz. Çünkü yanlışlığın ortaya konulması kadar bu yanlış karşısında doğrularında açık ve somut bir dille ortaya konulması da gerekmektedir.

                     Bugün yaşadığımız siyasal ve politik güncele baktığımızda bu durumun yarattığı sorunların ne kadar ciddi noktalara geldiğini görebiliriz. Bu bağlamda kendini ‘muhalif’ olarak isimlendiren örgüt ve kişiler muhalif oldukları düşünce ya da örgütlenmelere karşı kendi alternatif düşüncelerini tartıştırır hale gelmedikçe, ortaya konulan muhalefet de ‘kısmi’ muhalefet olacaktır. Çünkü bir öneriyi başka bir öneri ile bertaraf etmedikçe, siz bertaraf edemediğiniz önerinin hala yaşanabilir bir öneri olduğunu da kabul etmek durumunda kalıyorsunuz demektir. Böyle olduğunda da sadece yaşananlara ‘hayır, kabul etmiyorum, doğru değil’ demeniz sizin muhalifliğiniz adına da ciddi bir sorgulanmanın önünü açacaktır. Hele ki muhalif bir örgüt olarak kendinizi siyasal alanda konumlandırıyorsanız örgütsel olarak ciddi bir özeleştirinin zamanı gelmiştir. Ama siz hala doğruları söylemek yerine yanlışlara karşı çıkmak üzerinden var olacaksanız, bir yerde siyasetin kolayına kaçıp, politik kısırlık yaşadığınızı gösteriyorsunuz demektir.

Evet, bende biliyorum günümüz dünyasında neredeyse her şey yalana, yanlışa ve haksızlığa bulaşmış durumda; bunu önlemin yolu da belki de ilk başta tüm bu yalanların önüne geçmek, onlara karşı çıkmak... Ama öte taraftan bir örgüt olarak, var olmak bile farklı bir düşünce ve fikriyatı ortaya koymayı gerektirir ki en basit haliyle bunu bile yapamıyorsak, var olma gerekçemizin nedenini de ortadan kaldırıyoruz demektir.

Türkiye özelinde söylediklerimin izdüşümünün nerelerde ortaya çıkabileceğine baktığımda karşıma ilk çıkan düşünce akımı ‘sol, sosyal demokrat’düşünce olmakta. Özellikle solun şu an içinde bulunduğu halet’i ruhiye ye bakarsak yukarda ki sözlerimin ne kadar somut belirlemeler olduğunu görürsünüz. Gerek legal siyasette, gerekse de illegal siyasette var olan örgütlenmelerin bu noktada ‘öneriden’ ziyade ‘karşı çıkış’ siyasetini kabul ettikleri bilinen bir gerçektir. Hiç şüphesiz illegal sol burada ‘karşı çıkış’ siyaseti ile legal solu uzak ara geçmektedir. Kapalı, disipliner, örgütlenme anlayışı ve ‘devrim’perspektifi ile siyaset yürüten illegal yapılanmalar, bir taraftan bütün sorunların çözümünü ‘devrim’gününe erteleme kolaycılığına kaçmakta diğer taraftan da ‘örgüt disiplini’mantığı çerçevesinde eleştirilmekten ve sorgulanmaktan kendini alıkoyabilmektedir.

Hâlbuki yaşadığımız ve yaşayacağımızı düşündüğümüz sorunlara, emek hareketinin içinde bulunduğu güçsüzlüğe, kapitalist-piyasacı tahakküme bakarsak hiçbir sorunun çözümümün bırakın devrimi yarına bırakma zamanı bile değildir. Zaman alternatif düşüncenin, önerinin uygulanabilme, tartışılabilme, güncele hükmedebilme, zamanıdır. Zaman evimizin içinden, sokağımıza, köyümüze, şehrimize ve dünyamıza kadar önerilerimizin görülmesi ve uygulanması zamandır. Zaman 'karşı çıkma' taktiğini bir devrim metodu haline getirerek insanların enerjisini, tepkisini, umudunu köreltme,yok etme zamanı değil; bugünden yarına kurulacak yeni bir dünya için düşündüklerimizi uygulama zamanıdır.

Yorum (yok) Yorum yaz!

dilin gerçekliği ve ekonomi dili

            İnsanın konuştuğu dil, bilimde, edebiyatta,sanatta sonra günlük yaşamda,uluslar arası ilişkilerde,konferansada,panelde, yani insanın olduğu bulunduğu her yerde her zaman  sahici midir. Hatta soruyu şöyle sormak lazım gelir ki, konuşulan dil yaşamımızda ne kadar sahicidir ne kadar bizi, yaşadıklarımızı, düşlerimizi, düşündüklerimizi yansıtır?
          
Şimdi ben kendimden yola çıkıyorum da, konuştuğum dil çoğunlukla ya da çoğu zaman beni,düşündüğümü,gerçeğimi yansıtmıyor…Buna sebep olarak söyleyeceğim o kadar çok şey var ki..Geçmişten bu güne lal edilmeye çalışılan dilim,yere ve zamana göre konuş dedirtilen söylemler;belki kendimi yeterince ifade edemeyişim,mahalle baskısı,çevresel koşullar ve daha onlarca sebep dilimi sınırlandırmakta,sınırlarını belirlemekte..İşte o sınırlanan,yaşama o kadar içten değilde,kıyısından köşesinden yaklaşan, kendini yaşam içinde öyle bulan dilim ruhumu örselemekte,bilincimi köreltmekte,başkalarına benzetmekte, adeta beni benden uzaklaştırmakta..Çünkü dil bana ait olmayınca ben ne yaşadıklarımın bir tezahürü, ne de yaşananlar benim yaşamak istediklerimin bir yansıması oluyor. Onun için konuştuğum, sözünü ettiğim, kelimelerine anlam yüklediğim dil bana ait olmalı,beni yansıtmalı ve ben o dille penceremden bakmalıyım hayata.

            Evimizden dışarı çıktığımızda, dışarıda olduğumuzda, konuştuğumuz dil üzerinden kendimizi buluyoruz dedim ya, hakikaten öyle konuştuğumuz dil ölçeğinde ‘ben’leştiğimizden o kadar da sahicileşebiliyoruz. Kendimizden uzaklaştığımızda da, o kadar yok oluyoruz, o kadar uzak duruyoruz gerçeğe, hakikate, doğruya. Peki, bu sadece konuştuğumuz dil üzerinden mi böyle oluyor. Yani yaşam sadece bizi ifade etmeyen sözler yüzünden mi yalana, ikiyüzlülüğe; hüzne, üzüntüye dönüşüyor? Yok öyle değil, bizi çevreleyen ne kadar hakim dil varsa ve o hakim diller ne kadar uzaksa bizim gerçekliğimizden hem yaşam hem de biz o kadar uzak kalıyoruz hayatın içinden. İnanın öyle, hakim bilim,sanat,haber vb dillerin hepsi için bu böyle..

           Bu dil gerçekçiliğinin ucuna kıyısına dokunmayan, adeta kendi kendine konuşan, kurduğu mantık içerisinde 'kendi çalıp kendi oynayan' bir dil var ki onu hiç sormayın. Ekonomi dili..Ekonomi insanın geçimi,geçinebilmesi,mutfağı,tiyatrosu,diğer insanlar içinde ki iktisadi yeri,eşitliği ve bir bütün olarak insan onurunun düzeyini gösteriyorsa eğer;göstermesi gerekiyorsa inanın yaşadığımız şu zaman diliminde ‘ekonomi’dili baştan sona yalana,sahtekarlığa uydurma bir söyleme düşmüş durumda. Ekonomi diye konuşulan dil o kadar uzak duruyor ki gerçeklikten, acıdan, yaşadıklarımızdan, onun için o dili duyamadığımız için tepki veremiyoruz hiçbir şeye. Hiçbir şeye itiraz edemiyoruz ve her şeyi doğal seyrinde görüyoruz. Ama bilinse ki ‘geçim’ diye zorlandığımız olgu öyle zor değil öyle zorlanılacak bir şey değil; üretim mesela tek bir sistemle yapılabilir bir şey değil; işte bunlar üzerinden sarılırsak hayata, bunlar üzerinden kurulursa ekonomi dili baştan sona her şeyde değişecektir. Ama ekonominin dili, sokaktan, evin içinden, gidilemeyen tiyatrodan, tatilden, alınamayan elbiseden uzaklaşınca; ‘pazarlar’ yerine, plazalara, alış veriş merkezlerine, dev kulelere girince ekonomi; ekonomi sunucuları, hocaları, çokbilmişleri oralardan kurunca dillerini, oralardan beslendikçe sözleri, mantıkları, duyguları yaşamdan da o kadar uzaklaşıyorlar. Dil ve akıl uzaklaştıkça da gerçeklikten, bir yerde 'boşa kürek çekmiş' gibi oluyoruz, dert yanarken, ağlarken 'aman bu yoksulluk' ne derken. Çünkü ortak bir dil yok sizi anlayacak, size sahip çıkacak. Örneğin bir parti mitingine giden birisi -ki bu parti AK Parti olsun-parti başkanını dinlerken düşünüyor olsa şu gerçekliğini: ya her şey iyi hoş güzelde bu adam 60 milyon dolarlık uçaklarla seyahat ederken,yanında milyar dolarlık iş adamları ile gezerken,bir o kadar da düşünürken kuracağı serveti, bana yer mi kalır başbakanın yanında, beni düşünecek olsa yeri mi olur onların yanında..

Yorum (1) Yorum yaz!

Online Sayac